Bugün sosyo-politik dışında, insana dair iki yazı paylaşmak istedim. İlki az sonra okuyacaklarınız; diğeri ise on yıl önce yazdığım bir insan hikâyesi.
İnsan. Neydi sahi?
İki trilyon galaksiden biri olan Samanyolu üzerindeki “soluk mavi bir gezegenin” Zeus’u. Düşünebilen, gülebilen ve dik yürüyebilen tek canlı. Diğer türlerden farklılığımıza vurgu yapan bu tanıma bir ekleme yapacak olsam, Sadi’nin şu sözünü eklerdim:
“Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe.”
Yani: “İnsan; bir damla kan, bin bir endişe.”
Sadi demişken, Rafi’den de bir şeyler yazalım. O da der ki: “Tanıdığınız her insanda, tanımadığınız bir insan gizlidir.” Konu insan olunca daldan dala atlamak kaçınılmaz oluyor.
Mayıs kelebeklerini bilirsiniz. Her mayıs ayında Sakarya Köprüsü’nün üzerinde bir günlük hikâyelerini tamamlayıp göçüp giderler. Farkımız yok aslında; bizim de 80–100 yıllık hikâyelerimiz, evrenin toplam yaşı karşısında bir günlük bir hikâyedir. Belki de daha azı. Evren göz açıp kapayıncaya kadar çoğumuz göçüp gitmiş oluyoruz.
İnsanın kederi tam da burada başlıyor. Öleceğini bilerek yaşayan tek canlı insandır. Bu farkındalık, hemen her şeyin sebebi. Yaptığımız onca fiziksel ve düşünsel inşaatın arkasında bu yatar. Çoğu şeyi, bu gerçekliği unutmak üzerine kurguluyoruz. İnsanların çoğu ölümden korkar. Hâlbuki ölmemek daha korkutucudur. En korkuncu ise yaşamadan, yani kendini bulamadan göçüp gitmek olsa gerek.
Biraz çelişkilerden, paradokslardan bahsedelim isterseniz. Mesela yaşamak için unutmaya, “yaşadım” demek için hatırlamaya ihtiyacımız var. 1999 depremini yaşayanlar, örneğin… O acıları unutamasalar, nasıl devam edebilirlerdi yaşamaya? Nihayetinde unutmak, insanın en büyük marifetlerinden biridir.
İşin bir de diğer tarafı var: Hatırlamak. Bir şeyi yaşadım diyebilmeniz için hatırlıyor olmanız lazım. Dün gittiğiniz bir konseri bugün hatırlamıyorsanız, yaşamış sayılır mısınız?
Hidrojen yanıcı, oksijen ise yakıcıdır. İkisi bir araya gelip suyu oluştururlar. Unutmak ve hatırlamak meselesi de biraz böyle. Bir arada, hayatın özünü oluştururlar.
İnsan, endişe olduğu kadar çelişkidir de. Elinize bir büyüteç alıp insan ruhuna daha yakından bakarsanız, birbirinin içinden çıkan ve çelişki gibi duran birçok matruşka görürsünüz.
Mesela şunun üzerine düşünmenizi öneririm: Yediklerimizi, içtiklerimizi dışarı attığımız bölgeler için insan vücudunun en kirli bölgeleridir diyebiliriz. Hâl böyleyken, karşı cinste en çok arzulanan bölgelerin de yine bu bölgeler olması sizce de bir çelişki gibi durmuyor mu?
İnsanların harcayamayacakları kadar çok varlığa sahip olmak istemeleri, bu varlıkları edinirken sağlıklarını kaybetmeleri, sonra sağlıklarını geri kazanmak için bu varlıklarını harcamaya çalışmaları çelişki değil mi?
Sartre, “Başkaları cehennemdir,” der. Ne zaman başımı kaldırsam, etrafımda bu cehennemde yanıp kavrulan insanlar görüyorum. Kısacık hikâyelerini başkaları beğensin diye yaşamaya çalışıyorlar. Ve garip bir şekilde, mavi kanlı olduklarını ispat etmeye çabalıyorlar. Tekrarı olamayacak bir hikâyeyi başkaları için yaşamak çelişki değil midir?
Sahi, bir de mutluluk ararken bizzat gözyaşlarımızla oluşturduğumuz ve her defasında içinde boğulduğumuz mutsuzluk denizleri var, değil mi? Kendi mutluluğumuzu bile çoğu zaman başkaları üzerinden tanımlıyoruz. Montesquieu’nün harika bir sözü var; bayılırım:
“Eğer mutlu olmak istiyorsanız bu kolay. Ama başkaları kadar mutlu olmak istiyorsanız bu imkânsız.”
Başkalarının mutluluğunu hep varsayımlarımıza dayandırırız. Ama hakikat öyle değildir.
Madem tatlıysa bütün ırmakların suyu, nereden gelir bu denizin tuzu? Her ırmağın ayrı bir hikâyesi vardır; asla görmediğimiz, bilmediğimiz. “Hayat bir türküye sığacak kadar kısa. Bu yüzden daha incelikli dertlerin olmalı.” Başkalarını dert eden kendisini bulamaz çünkü.
Her neyse…
Kendi kısacık hikayelerinin hakkını verenlere selam durarak bitirelim yazımızı.
Sevgi ve Saygıyla…