Geçtiğimiz dönemde felsefe ve tarih atölyelerine katıldığım Sakarya Büyükşehir Belediyesinin “Büyükşehir Akademisi” yeniden başlıyor. Eleştirilerimi dile getirmeden önce organizasyon için ilgili birimlere teşekkür ediyorum. Eleştirilerimin ilki şu: Programa baktığım zaman (Mesnevi Okumaları, İbnü’l-Arabi Okumaları, Tefsir Atölyesi, Şehirler ve Felsefe, Sinema ve Kent) tek kutuplu bir bakış açısıyla hazırlandığını görüyorum. Burası bir milyon nüfuslu, bin bir rengin yaşadığı bir şehir. Dolayısıyla birbirinin tekrarı niteliğindeki akademi programları yerine daha geniş yelpazede ve daha cesur bir program hazırlanması gerektiğini düşünüyorum.

İkinci eleştirim de işin cesaret kısmıyla ilgili. AKP tarafından yaratılan korku iklimi o kadar yaygın hale gelmiş ki, dersi veren akademisyenlerde şöyle refleksler gördüm. Örneğin Yunan şehir devletlerindeki despotik yapılardan, hukuksuzluklardan bahsediyor, tam da orada duraksıyor. O duraksama sırasında aslında şunu tartıyor: “Acaba bugünle ilişki kurulur mu? Bugünün egemen güçlerini eleştirdiğim gibi bir algı oluşur da başıma iş alır mıyım?” İnsanlar artık sadece söylediklerinden değil, söyleyebileceklerinden de çekinir hale gelmiş. Acayip yani…

Bu korku iklimiyle belediyenin tabii ki alakası yok ama en azından şunu yapabilirler: Gelen akademisyenlere, hakaret ve yanıltıcı bilgi olmamak koşuluyla istedikleri gibi aktarım yapabilecekleri vurgulanabilir. Fikirden korkmak korkakların işidir. Bizi ileriye taşıyacak şey, kimsenin hukukuna girmeden özgürce fikirlerimizi paylaşmaktır.

Bu dönem de felsefe başta olmak üzere iki programa daha katılmayı planlıyorum.

Madem fikir dedik madem cesaret dedik. Felsefe ekseninde iki cesur fikir sahibinden bahsedelim. Anaksimandros ve Spinoza.

Anaksimandros, felsefe tarihinin en sessiz ama en radikal kırılmalarından birini yapan adamdır. Çünkü ilk kez biri çıkıp evreni açıklamak için tanrılara ihtiyaç olmadığını ima etmiştir. “Apeiron” der — sınırsız, belirsiz, başı sonu olmayan bir ilke. Ne gözle görülür, ne elle tutulur ama her şey ondan doğar ve yine ona döner. Asıl sarsıcı olan şudur: Evren bir keyfiyetle değil, bir düzenle işler. Varlıklar birbirine taşar, sonra geri çekilir; biri diğerine “bedel öder”. Bu, kaba bir denge değil, neredeyse kozmik bir adalet fikridir.

Onun değeri tam da burada ortaya çıkar. Çünkü Anaksimandros, insanın evrene bakışını kökten değiştirir: Artık yukarıdan izleyen, müdahale eden bir irade yerine kendi içinde işleyen bir doğa vardır. Celal Şengör bu isimden insanlık tarihinin en büyüğü olarak bahseder. Abaaaartt. (Bozo olsa böyle derdi)

Anaksimandros’un kendinden sonra gelen birçok filozofu etkilemiştir. Spinoza bunlardan biridir demek biraz zorlama gibi durur ama bence onu da etkilemiştir. Neden mi?

Çünkü Spinoza da sürüden ayrılabilmiştir. Çünkü tek başına yaşamayı göze alacak kadar gözüpek bir filozoftur. Çünkü panteizmin peygamberidir o.

Anaksimandros dengeden bahseder, Spinoza ise Tanrı’dan. Ama onun Tanrısı bildiğimiz manada bir Tanrı değildir. Açık konuşur: Tanrı, yukarıda oturan, kızan, cezalandıran, cennet vaat edip cehennemle tehdit eden bir varlık değildir. Tanrı doğadır. Bildiğin doğa. Şu taş, şu yıldızlar, şu meşe ağacı, şu gelip geçen insanlar… Tanrı bunların ta kendisidir. Bu yüzden antropomorfik, yani insan biçimli bir Tanrı fikrini reddeder. Bu noktada Albert Einstein’ın “Spinoza’nın Tanrısına inanıyorum” demesi boşuna değildir.

Spinoza burada durmaz. Özgür irade dediğimiz şeyin de bir yanılsama olduğunu söyler. Ona göre insan, bir çakıl taşı kadar “özgürdür”. Hatta meşhur örneğinde dediği gibi: Eğer havada fırlatılan bir taş konuşabilseydi, kendi isteğiyle hareket ettiğini sanırdı. Biz de o taş gibiyiz. Bugünkü seçimlerimiz, bir öncekinin zorunlu sonucudur. Tam anlamıyla bir determinizm.

Onun en önemli kavramlarından biri de conatus’tur: Her varlığın kendi varlığını sürdürme çabası. İnsan da, bir ağaç da, bir taş da bu çabanın içindedir. Hepimiz birer “arzu öbeği”yiz. İştah, arzu, yaşama isteği… ama gelin görün ki geleneksel dinler, iştah ile günah arasında sürekli bir gerilim kurar ve melankoliyi derinleştirirler.

Spinoza’nın en rahatsız edici ama en dürüst yanlarından biri de budur: Ruh ve beden ayrı değildir. Zihin ve beden aynı şeydir. Ölümsüzlük? Büyük ihtimalle bir teselli.

Spinoza, çağının çok ötesinde bir yalnızdır. 23 yaşında aforoz edilir, lanetlenir, dışlanır. Ama geri adım atmaz. Mührüne “caute” yazar: dikkatli ol.

Çünkü bilir, düşündüklerinin bedeli vardır.

Yazıyı yine Sakarya’ya yönelik bir eleştiri ile bitirelim.

Bu şehir bir spor şehri. Ve harika sporcularımız, harika takımlarımız var. Bunlardan biri de kadın voleybol takımımız. İzel, Enes ve Mustafa ile bu harika takımın içerdeki tüm maçlarını izlemeye çalıştık.

Bilin bakalım:

Gruplarda en çok galibiyet alan ve ilk sırada çıkan takım hangisi? Play-off ilk turunda üçte üç yapan tek takım hangisi? Ücretsiz olmasına rağmen en az seyirci ile oynayan takımlardan biri hangisi? 28 takım içerisinde en az bütçeye sahip takım hangisi? 28 takım içerisinde isim sponsoru olmayan tek takım hangisi?

Soruların cevabı tek: Sakarya.

Ben eski bankacıyım. Bu şehirde bu güzide takıma isim sponsoru olabilecek yüzlerce firma tanıyorum. Bir yazımda bunu yapacağım. Bu firmaları ve sahiplerini, isimleri ile sponsor olmaya davet edeceğim.

Yapmayın ağalar. Bu bir harcama değil, büyük bir reklam fırsatı aslında. Sultanlar Ligi dünyanın en çok izlenen ligi. Seneye sıraya girersiniz ama geç olur. Benden söylemesi.