Diyaframı ve ışığı ayarladıktan sonra fotoğraf makinesinin vizöründen o ana bakmak, beyaz bir kâğıda içimi dökerken kelimelerin uçuşunu izlemek, adım adım dünyayı gezerken büyülenmek... Ya da satranç tahtasının başına geçince ihtimaller karşısında dehşete düşmek. Tutkuyla sevdiğim şeyler bunlar…
Satrancın hikâyesi, bir Hint kralının fermanıyla başlar: “Bana öyle bir oyun bulun ki içinde şans olmasın, tamamen akıl olsun.”
Bilgelerden biri çıkar ve önüne 64 kareli bir tahta koyar; adı Chaturanga. Kral oyunu o kadar beğenir ki bilgeye, “Dile benden ne dilersen,” der. Bilgenin talebi ise ders niteliğindedir. İlk kareye bir buğday tanesi koyar. Sonra da dönüp der ki: “Hünkârım, siz de her kareye bir öncekinin iki katı olacak şekilde buğday tanesi koyun ve işiniz bittiğinde buğdayları bana verin.”
Kral bu “mütevazı” isteği hemen kabul eder ama gereğini yerine getiremez. Çünkü 64. kareye gelindiğinde, tahtanın tamamı için gereken toplam miktar 18 kentilyon 446 Katrilyon buğday tanesidir! Bu, dünyanın tüm hasadından fazladır.
İşte satranç budur; küçük bir hamlenin, geometrik bir hızla nasıl devasa bir sonuca yol açacağını gösteren o muazzam matematik.
Doğu’nun bilgeliğiyle yoğrulan bu oyun daha sonra Pers topraklarına, yani İran’a geçmiş ve Shatranj'a dönüşmüştür. Bu tahtanın en iyileri doğal olarak Doğululardır: Türkler, İranlılar ve Moğollar… Timur mesela, çok iyi bir satranç ustasıydı. Aynı şekilde Şah İsmail… Yavuz Sultan Selim daha şehzadeyken tebdil-i kıyafetle Şah İsmail’in yanına gidip onu yenmeyi denemiştir... Yani Osmanlı’nın heybetli padişahları, sadece haritalar üzerinde değil, o fildişi tahtalar üzerinde de fütuhat yaparlardı. O dönemde Doğu’nun bu konudaki hâkimiyeti o kadar netti ki 1700’lerin sonunda Avrupa’da yapılan o meşhur sahte satranç robotuna “Mekanik Türk” ismi verilmişti. Gerek sahada gerek tahtada Osmanlı’nın yenilmezliğine atfen.
Giriş cümlesinde de dediğim gibi, satranç benim için apayrı bir tutku. Açılıştan hemen sonra içine girdiğim seçenekler evreni her defasında bana büyük bir haz verir. Modern matematikçilerin Shannon Sayısı olarak adlandırdığı o uçsuz bucaksızlık; yani satrançtaki olası oyun varyasyonlarının, gözlemlenebilir evrendeki atom sayısından bile fazla olması, insan aklının sınırlarını zorlayan bir gerçektir.
Person of Interest izleyenler bilir; bir bölümünde şu çarpıcı sayılar geçer:
İlk hamleden sonra: 400 farklı pozisyon.
İkinci hamleden sonra: 72.000’den fazla pozisyon.
Üçüncü hamleden sonra: 9 milyonun üzerinde olasılık.
Dördüncü hamleden sonra: 288 milyardan fazla yol…
Ve tıpkı hayat gibi, sonucu bu milyonlarca seçenek arasından yaptığınız tercihler belirler. Satrançta her zaman yapılabilecek bir şey vardır. “Her şey bitti,” dediğiniz yerde tek bir piyon hamlesi her şeyi tersine çevirebilirsiniz. Bazen piyonlarınızı, bazen en güçlü taşınızı feda ederek de oyunu kazanabilirsiniz.
İran ve İsrail/ABD arasındaki savaşa bu açıdan bakıyorum. Oyunun en sert hâli, dünyanın Orta Doğu karesinde oynanıyor. Bir yanda İran’ın kadim Satranç geleneğinden gelen o sabırlı ve dolaylı hamleleri; diğer yanda ABD ve İsrail’in teknolojik üstünlüğüne güvenen, stratejik derinlikten yoksun ve çiğ hamle dizileri...
Geçen bu 45 günde İran, o meşhur “stratejik sabrıyla” piyonlarını feda ederek oyunu genişletmeye çalışırken; karşı taraf vezirini, yani mutlak gücünü sahaya sürmekle tehdit etti. Herkes savaşın birkaç gün içerisinde biteceğini düşünürken İran, tüm dezavantajlı konumuna rağmen birkaç ustaca manevrayla neredeyse savaşın kazananı hâline geldi. Bin yıldır satranç oynayan bu adamlardan da başka bir şey beklenemezdi zaten.
Savaşın en büyük kaybedeni şüphesiz ABD oldu. Görünmez denilen uçaklar, ulaşılmaz denilen uçak gemileri, delinmez denilen savunma sistemleri… Neredeyse hepsi koca birer balona dönüştü. Daha da önemlisi, küresel ölçekte kaybedilen güven. ABD’ye karşı küresel bir antipati ve güvensizlik bloğu oluştu. Şu çok mu iddialı olur. Bu savaştan sonra inşa edilecek yeni dünya düzeninde ABD başat aktör olamayacak.
Körfez ülkeleri bir diğer kaybedeni oldu bu savaşın. Yılanla aynı çuvala girmenin bedelini ödediler diyebiliriz. Bir diğer kaybeden de gerek yurt içinde gerek yurt dışında bilerek ya da bilmeyerek İsrail’in değirmenine su taşıyan mezhepçi kanalizasyon fareleri oldu.
Netice itibarıyla Trump ve etrafındaki o narsist, stratejik körlük yaşayan kadro, İran’ın bin yıllık oyun aklına mağlup olmuştur.
Yanlış anlaşılmak istemem; bir İran övüntüsü içinde değilim. İran’ın mevcut rejiminin güzellik üretemeyeceğini düşünenlerdenim ve bu rejime fersah fersah uzağım.
Devam edelim. Her şey bitti mi? Hayır. Bugün başlayan barış görüşmeleri sonuçsuz kalıp savaş yeniden başlayabilir. İran’a daha çok bomba, daha çok ölüm yağdırılabilir… Ama bu neticeyi değiştirmez.
Barış görüşmeleri demişken bugün Pakistan’a giden İran heyetinin uçağını gördünüz mü? Uçağın koltuklarına bombalanan Şecere-i Tayyibe Kız İlkokulu’nun meleklerinin çantaları konmuştu. Bazıları paramparça, bazıları kanlı…
Çocukları ve masumları öldüren kim varsa; İsrail, ABD, İran, Hamas, Hizbullah… Kim varsa lanet olsun onlara.
Daha güzel günlere…