Dün akşam kanalları dolaşırken buz pateni yarışmalarına denk geldim. Aldı yine beni, çocukluğuma götürdü. “İnsanın ülkesi çocukluğudur.” diyor ya, bu doğru. Tek kanallı televizyon yıllarında buz pateni yarışmalarını izlemek sıcacık bir şeydi benim için. Sabahları mutlaka soğuk, sobalı evlerde…
Televizyonlar ya, üstleri dantellerle süslenmiş televizyonlar… Çocukluğu 70’lerin sonu, 80’lerin ortalarına denk gelenler beni daha iyi anlayacaklardır. Çünkü onlar da benim gibi Aytiti Şaupulorenz’leri, Grundig’leri daha iyi çeksin diye çatıdan düşmek pahasına anten ayarlamışlardır…
Kara Şimşek, Perihan Abla, Bizimkiler, Clementine, He-Man, Voltran, Red Kit, Pembe Panter desem… bakın, o dönemi yaşayan çocukların burunları sızlamaya başladı bile. Her şey sade, berrak ve standarttı. Eğer bugün 2026’ya ait bir cumartesi değil de 1980’lere ait bir cumartesi olsaydı, saat 09.00’da TV açılır, saat 10.00’da Uçan Kaz ya da Arı Maya izlenirdi. Öğleden sonra Cenk Koray’la Tele Kutu, Erkan Yolaç’la Evet-Hayır oynanırdı.
Sonra sokaklar senin. Direği eğri, zemini yamuk sahalarda dosdoğru maçlar oynardın. Üstelik üç korner bir penaltı; 10’da devre, 20’de biter. Hava kararınca eve dönersin. O saate kadar ne arayan ne soran olur seni. Kadifemsi bir yorgunluk çöker, yemek sonrası. Yarın okul var, yatman gerek. Adile Naşit o eşsiz kıkırdaması ile “Hadi kuzucuklarım” der ve seni yatağa gönderir.
Okul demişken… ne de güzel şeylerdi defter, kitap yüzlemek ve etiketlere kendi ismini yazmak. Harita metod defteri, pergel, silgi desem, sizin de suratınıza hüzünlü bir tebessüm yerleşir mi? Ya da siyah önlük, beyaz yaka desem, bugün de şikayetçi olur musunuz boynunuzu kesen o beyaz yakadan?
Bir de üst sınıflardan kitap bulmaya çalışırdık yana yakıla. Ve bu ayıp bir şey değildi. Tıpkı yamalı pantolonlar ya da tamirli Mekap ayakkabılar giymek gibi. Büyük alıp seneye de giyerdik. Hatta buna ilişkin şöyle bir şey yazmıştım bir ara:
Çocukluğum bir yaş büyüktü ruhumdan Bu yüzden mi? Yoksa Seneye de giyerim diye mi Bir numara büyük alırdı annem Sümerbank’tan iskarpinlerimi...
“Kalbin kadar temiz olan bu sayfada bana da…” bunu ortaokul ya da lise yıllarında öğrenmiştim. Ama en güzel veda yazılarından birini onun hatıra defterine yazmıştım. O ki hâli, etvarında ayrı bir zarafet, akışında ayrı bir ışık… Olacak şey değil ama tutuldum bir kere. “Ruhsar gibi nev nihale…” Üstelik türev ve integral biliyor. Bu kadar güzel bir şeyin integral biliyor olması da ayrıca cezbediyor.
Her neyse, o yılların ruhuna tekrar dönelim. Biz uzatmazdık ama şehirdekiler sepet uzatırmış bakkala. Biz gidip doğrudan veresiye alırdık ne alacaksak… En kötüsü de kırmızı-mavi Baycan sakızları ve Eti Puf’lar veresiye olmuyordu. Bakkal da haklıydı; çünkü borcumuzu veresiye çoğu zaman koca bir yaz geçerdi. “Bir alışveriş, bir fiş” de yoktu bizde…
Pazar günleri, hepinizin malumu… ülkece banyo günü. Büyük leğenlerin içinde, gözüne sabun kaçarken başına anne şamarı yemeyen vatan evladı var mıdır bilmem.
Pazar günleri mutlaka gazete alınır, bulmaca ekleri için kavga edilirdi. Gazete deyip geçmeyin; o yıllarda kupon biriktirip ansiklopedi ve dünya klasikleri alıyorduk. Hatta sonraki yıllarda o kadar abartıldı ki iş, ev araba vermeye kadar vardı.
Bir de radyolarda Çocuk Saatleri, Arkası Yarın kuşakları vardı. Ve ben bayılırdım Rüştü Asyalı’nın fırından yeni çıkmış ekmek sıcaklığındaki tırtıklı sesinden hikâyeler dinlemeye. Keloğlan desem o sesi hatırlayacaksınız. İçime kitap sevgisi düşüren neydi diye sorsam, sanırım vereceğim cevap Sefiller olurdu. İlk ondan dinlemiştim ve çok ağlamıştım Cosette, handan ayrılırken.
İşe bakın, buz pateninden Cosette’e geldik.
Hesiodos 2700 yıl önce şöyle diyor: “Günümüz gençleri vurdumduymaz. Zamane… geleceği düşündükçe korkuyorum.” İnsanlar genellikle geçmişi, bugünlerine göre daha olumlu anarlar. Geçmiş iyi, bugün kötü tasvirleri bana hep kolaycılık gibi gelmiştir. Sizi nelerin mutlu edeceğini bizzat zamanın kendisi ve içinde bulunduğunuz şartlar belirler. Televizyonun açılacağı saati bekleyen, kaset kiralayarak film izleyen, tükenmez kalemlerle kaset şeritlerini düzelten nesillerdik biz. Bugünün çocuklarının mutluluk nedenlerini anlamaya çalışabiliriz ama asla anlayamayız. Onların nostaljisi, mIRC’la internete bağlandıkları günler. Onların çocukları çok değil 100 yıl sonra, şoförü olan arabalarla yapılan yolculukları benzer bir hüzünle hatırlayacaklar.
Zaman öyle bir şeydir ki azdan çok, çoktan az mutluluk çıkarabilir.
Savaş, şiddet, siyaset dışında amacı olmayan bir şeyler yazmak istedim.
Zamanın ruhunu anladığınız ve anın tadını çıkardığınız günler dilerim.
.