Dağ köylerinin hüznü bir başkadır. Mevsim kışsa, vakit akşam üzeriyse, havada yanık meşe kokusu varsa, uzaktan köpek ulumaları geliyorsa ve yanık sesiyle bir imam odadaki kederi daha da koyultuyorsa…
Uzun bir sessizlik oldu ezandan hemen sonra. Sessizliği kimin bozduğunu bilmiyorum ama nasıl bozduğunu dün gibi hatırlıyorum: “Birinin kızı oldu herhalde!”
İlk kuşkum bu lafı duyunca düştü içime.
Anamın karnı burnunda, ben iyice sıkılmışım içeride. Dayadım topuğumu göbeğine doğru. Dayamamla bir çığlık duydum dışarıdan: “Kıııııııız, karnın iyice sivrilmiş. Müjdemi isterim, vallahi billahi bu oğlan!”
Müjdeyi alan babam durur mu… Doğru kasaba hastanesine. O güne kadar görmediğim bir şey; anamın karnının üzerinde bir o yana bir bu yana gidip geliyor. Korkudan sıkı sıkıya sarıldım göbek bağına. Bir müjde de orada verdiler: “Gözünüz aydın, bu bir oğlan. Bakın işte pipisi…”
Bir ay sonra onun göbek bağı olduğu ortaya çıktığında yine derin bir sessizlik oldu. Ben doğdum… Kader. Keder de diyebilirsiniz.
Benim hikâyem bu kadar aslında. Bundan sonrası kısa bir hikâye. Büyük bir ikiyüzlülüğün öznesi olarak yaşadım hep. Daha ilkokula başlamadan bedenimin bir utanç vesilesi olduğunu öğrettiler bana. Herkes anasının, bacısının orasından başlıyordu kızmaya…
Sonra fark ettim bu ikiyüzlü çukurun derinliğini.
Çok şey öğrettiler bana: “Eksik etekmişim”, “saçım uzun, aklım kısaymış”, “ben yalanmazsam erkek dolanmazmış.” İyice utandım bedenimden. Öyle ki göğüslerim çıkmaya başladıktan sonra kambur olmayı öğrendim. Koli bandıyla yapıştırdım vücuduma; inanmazsınız ama yaptım.
Yürürken omuzlarımı içeri çektim, bakışlarımı yere indirdim. Gülmeyi bile ölçtüm zamanla; fazla gülen kızın hafif olduğunu biliyordum artık. Sesimi kıstım, varlığımı azalttım. Görünmez olmayı öğrendim usul usul.
Aklımın, kalbimin, hayallerimin bir namusu olduğunu öğretmeden, namusun benim bacak aramda olduğunu öğrettiler.
Sokağa çıktığımda gözler üzerimdeydi; suçum yürümekti. Sustum, çünkü konuşursam kabahatli ben olacaktım. Koştum, çünkü yavaşlasam hakkımda hikâyeler yazacaklardı. Her adımımın bir anlamı vardı ama o anlamı ben vermiyordum.
Bazı arkadaşlarım o yaşlarda saçlarını kapatmaya başladılar. Din böyle diyormuş. Ben ise anlamaya çalışıyordum… Kadın bedeni bir kusur muydu gerçekten? Erkek bir dine mi mensuptum? Neden görünmez olmam bekleniyordu?
Sonra birine tutuldum. Bir gün yanıma geldi. Pırıl pırıl gözlerinin altında, rüzgâra tutulmuş dal gibi titriyordu elleri. Gözlerime baktı, ilk kez öptü beni. Bunun aslında son öpücük olduğunu da sonradan öğrendim. Yanımdan ayrıldıktan sonra ailesinin namusunu temizlemiş. Yatarı yok demişlerdi köyde.
Görenler olmuş bizi. Adımız çıkmıştı bir kere. Apar topar hayırsızın birine verdiler beni. Evet, evet verdiler beni. En kıymetsizlerini verirler gibi; taş gibi, toprak gibi, Ünzile gibi verdiler beni. Beş yıl savruldum bir yaprak gibi oradan oraya. Sonra o çıkageldi. Yatarı yoktu demişlerdi, doğruymuş. Karnımdaki ilk bıçak darbesini hatırlıyorum.
Ondan sonrasını ben de sizin gibi televizyonlardan öğrendim: “Bir kadın daha erkek şiddetinin kurbanı oldu.” Pek bir şey değişmedi benim açımdan. Ondan önce de yaşadığım söylenemezdi. Belki bir müddet ölmemiştim ama yaşadığım asla söylenemezdi.
Bedenimi yıkayan kadın yazgı diyordu, “Kader işte…”
Ve ben o yazgının içinde, daha doğarken yanlış anlaşılan bir beden olarak büyüdüm.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun…
Ve tüm kadınlara gönderelim Sezen Aksu -Ünzile…