… Anneler ayak seslerinden tanır çocuklarını. Birazdan merdivenin ilk basamağında bir ayak sesi duyulacak, biraz boşluk bırakacak ve sonra yine önce sağ ayağını atacak diğer basamağa. Okuldan gelirken markete uğramıştır. Her basamaktaki duraksamalar çikolata molası... Zili çalacak, yüzünde cennetten bir yorgunluk... Kapı açılmadan başlayacak bugün nasıl yorulduğunu anlatmaya.
Ayak sesleri hâlâ yok merdivende… İçimde sabahtan beri bir sıkıntı. Telaşlı kırlangıçlar gibi birbiri ardına geçen ambulansların siren sesleri içimdeki sıkıntıyı daha da büyüttü. Demeye kalmadı, apartmanı bir ateş sardı. Yalınayak aşağı inmeye çalışanlar, feryat edenler… Telefon çaldı. Kötü bir şey olduğunu, hem de çok kötü bir şey olduğunu hissettim. “Okulda silahlı…” Sonrasını hatırlamıyorum.
Saatler sonra “Son kez görmek ister misin?” dediler. Hayır, göremem; onu öylece göremem. Beni gömün.
Eve gidelim… Gidemem. Nasıl girerim onun odasına, nasıl dokunabilirim kitaplarına, nasıl bakarım oyuncaklarına… Kirli çoraplarını koklasam, çeksem içime; zaten ölmez miyim? Beni gömün…
Geçtiğimiz hafta okul saldırılarında kaybettiğimiz canlarımız hepimizin canından bir şeyler alıp götürmüştür. Zor olsa da bu konuda birkaç kelam etmek istiyorum.
İnsan, doğuştan bir "tabula rasa" (boş levha) mıdır yoksa daha en baştan iyi ya da kötü müdür? Tabii ki ilki. Her bebek günahsız açar gözlerini dünyaya. Kevin de Eva’nın kollarında ilk defa gözlerini açarken masum bir bebekti. İspanya’da Domates Festivali’nde başlayan bu hikâye, en başından beri Eva’yı mutsuz etmişti. Bir şeyden kurtulmak ya da günahlarından arınmak için olsa gerek; Eva, film (We Need to Talk About Kevin) boyunca defalarca ellerini yıkar.
Kevin’ın kendi okulunda katliam yaptığını filmin sonunda anlıyorsunuz; hem de babasının hediye ettiği oklarla... Ve ancak o zaman film daha anlamlı hâle gelmeye başlıyor. Anlıyorsunuz ki Kevin; annesinin ve toplumun gözünde bir "sorun" ya da "yokluk" olarak kodlandıkça, kendi varlığını kanlı bir eylemle tescil ettirmeye yönelmiş. Kevin’ınki aslında bir çığlık: Ailesinin ya da toplumun sessizce büyüttüğü, ancak katliam yapınca duyulur hâle gelen bir çığlık. "Beni görün!" çığlığı. Ya da "Neden görmediniz?" çığlığı...
Kahramanmaraş’ta eylemi yapan çocuğun resimlerine baktım, çocuğun yazdıklarını ve onun hakkında yazılanları okudum. Evet, çocuk fail mi fail; katil mi katil. Ama aynı zamanda o da diğer kaybettiğimiz canlarımız gibi aslında bir kurban. Konuşmamız gereken de bana göre sadece bu: 14 yaşındaki bir insan nasıl bu noktaya gelir? "Katil" deyip kenara çekilmek olmaz.
Bunun elbet birçok nedeni var: Aile, çevre, dijital oyunlar, diziler, adalet duygusunun zayıflaması, görünür olma isteği, psikolojik sorunlar ve ülkeyi yönetenler.
Aile dediğimiz şey tam olarak ne? Etrafınıza dikkatlice bakın; herkes "proje çocuklarını" vitrine çıkarıp alkış alma derdinde. Bu mudur? Aileyi tanımıyoruz ama hepimiz hissediyoruz; bu çocuğun bu noktaya gelmesinde babasının, annesinin büyük payı var. Levhadan önce, levhayı bu hâle getirenleri konuşmamız gerekmez mi?
Diziler, filmler… Harika malikâneler, güzel kadınlar, yakışıklı erkekler. Adaletini kendi sağlayan güçlü mafya karakterleri... Devletin ve hukukun üzerinde "modern zaman şövalyeleri". Öpüşmeyi yasaklayıp öldürmeyi kutsayan mevcut köhne zihniyetin genç insanlarda yarattığı tahribatı asla tam olarak bilemeyiz. Dijital oyunlar; işin en az bildiğim yanı. Anladığım kadarıyla oyun mevzusu çocuklar ve gençler için neredeyse dijital bir din gibi bir şeye dönüşmüş.
Adalet duygusu… AK Parti denilen yapının bu ülkenin ruhunda açtığı hasarı tam olarak görebildiğimiz kanaatinde değilim. Zaman geçtikçe bu tablo daha da billurlaşacak, netleşecek. Bu ülkede adalet olduğuna inanan kaç insan tanıyorsunuz? Ben kendi cevabımı vereyim: Koca bir sıfır. Sadece bu olay özelinde söylemiyorum; son yıllarda yaşadığımız şiddet sarmalı bir pandemiye dönüşmüş durumda. Bu kadar çok şiddet olayının olmasının bir nedeni de şüphesiz adalete duyulan güvensizliktir. Kendi adaletini kendi sağlama cüreti...
Bu durum maalesef toplumsal sözleşmenin iflasına sebep oluyor. Nietzsche’nin bahsettiği nihilizm, ülkemizin her yerinde; okul sıraları dâhil... Hayata dair bir gayesi, estetik bir zevki veya felsefi derinliği olmayan birey, varlığını kanıtlamak için şiddeti en kestirme araç olarak görüyor. Şiddet, bu çocuklar dâhil birçok kişi için neredeyse bir "hiçlikten kurtulma" çabası.
Adalet ve iktidar demişken, azımsanmayacak başka bir örnek vereyim: Okul kantinlerindeki fiyatların bazı çocuklar için ne anlama geldiğini biliyor muyuz? Annesinden babasından harçlık alamamış bir çocuğun kantinden alamadığı bir tostun nelere sebep olabileceğini biliyor muyuz?
Kim diyordu? "Türkiye’de her şey olursunuz ama rezil olamazsınız." Ülkede bu ve benzeri birçok olay yaşandı; depremler, otel yangınları, maden göçükleri vs. Sorumluluk üstlenen ve kendi sorumluluk alanındaki bir faciadan dolayı istifa etmeye teşebbüs eden herhangi bir AK Parti bakanını veya bürokratını hatırlamıyorum ben. Dünyanın başka bir ucundan gelip, kendi sorumluluğundaki kopan halat yüzünden canından vazgeçen Japon mühendisi hatırlıyor musunuz? Yahu bunu yapın demiyorum ama kardeşim; toplumun halatları koparken bir kez bile olsa yüzünüz kızarsın. Biriniz de çıkın "Tamam, istifa ediyorum," deyin.
Neyse… Her olay sonrası aynı refleksi gösteriyoruz: Bir anlık infial, sosyal medyada yükselen öfke dalgası ve ardından gelen derin bir sessizlik. Meseleyi hâlâ basit güvenlik önlemleri ile çözebileceğimizi sanıyoruz. Çözümü okulun fiziki yapısında aramak nedir Allah aşkına? Evin içindeki ruhsal boşluğu, çevredeki duyarsızlığı, iktidardaki kayıtsızlığı ve medyadaki sorumsuzluğu çözmeden; çözümü kapı önüne konulacak poliste, dedektörde aramak nedir kardeşim?
Çocuğun ruhundaki boşluğu dedektörle mi bulacaksın?