Büyük çoğunluğun Matrix filmini izlediğini düşünüyorum. Milenyumdan bir sene önce gösterime girmiş ve hepimizi yakalarımızdan tutup şöyle bir silkelemişti. O dönem pek çoğumuz, 2000 yılına girince sanki fiziksel bir kapıdan geçip başka bir boyuta geçeceğimiz hissi taşıyorduk. Matrix de bunun en güçlü habercisiydi: yapay zekâya sahip insansı robotlar, denklemler,algoritmalar…

2000 sonrası yaşadıklarımıza bakarsanız aslında öyle de oldu. Başta gündelik yaşantımız olmak üzere hemen her şey yeniden kurgulandı. Bu kurgunun ana mimarı internet, esas oğlanı cep telefonlarımız oldu.

Filmin ana temalarından biri, Platon’un meşhur Mağara Alegorisi idi. Doğumlarından itibaren bir mağarada zincirlenmiş insanların, dış dünyayı sadece duvara vuran gölgelerden ibaret sanması… sonra içlerinden biri zincirlerinden kurtulur, mağaradan çıkar ve gerçek dünyayı görür; ardından geri dönüp gördüklerini diğerlerine anlatır ama diğerleri ona inanmayacaktır.

Cep telefonlarıyla olan muhabbetimize bakarsanız hepimiz küçük mağaralarımızda zincirlenmiş gibiyiz. Ve gerçek diye algıladıklarımız, cep telefonlarımızın duvarlarına vuran gölgelerden başka bir şey değil. Yahu acı ve sevinci bile piksel boyutuna indirgedik ya!

Filmin akıllarda kalan farklı sahneleri vardı: kırmızı hap–mavi hap sahnesi, kaşık sahnesi, kâhinle ilk karşılaşma… Beni en çok etkileyen sahne ise ajan ile Neo’nun bir diyaloğunu içeren sahneydi. O sahnede ajan, Neo’ya neden insan soyunu yok etmek istediklerini anlatır. Der ki: “Siz insanlar gittiğiniz her yerde tüm kaynakları yok ediyorsunuz. Suyu, havayı, doğayı, diğer canlıları… Bu açıdan bakınca kanser hücrelerinden farkınız yok. Önce çoğalıyorsunuz, sonra yok ediyorsunuz.”

Yaşadıklarımıza bakınca ajana hak vermemek mümkün değil. Havayı, suyu ve doğal kaynakları kirletip tüketmemiz yetmiyormuş gibi, bir de savaşlarla birbirimizi yok ediyoruz.

Biraz da Neo’dan bahsetmek istiyorum. Elisabeth Kübler-Ross’un harika bir cümlesi var: “Tanıdığım en güzel insanlar; yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi, kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş insanlardır. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar. Onlar oluşurlar.”

Neo, yani Keanu Reeves de böyle bir adam. Hayatı boyunca birçok acı yaşamış biri. Önce çok yakın bir arkadaşını kaybetmiş, sonra kızı ölü doğmuş, arkasından eşini kaybetmiş. Acının pişirdiği adamlardan biri yani.

Ama acının üstesinden gelmeyi de bilen biri. Halen sahip olduğu büyük serveti diğer insanlar için harcamaya devam ederken, senin benim gibi sıradan ve mütevazı bir hayat yaşıyor.

Ne diyordum… Beyrut.

Akdeniz’in yaralı kalbi. Daha dün Doğu’nun Paris’i idi. Âşıkların ev sahibi, şiirlerin baş köşesiydi. Sonra dinlerin savaşı geldi ve şehir defalarca yıkıldı. Geçtiğimiz hafta yine yakılıp yıkıldı.

Ece Temelkuran Muz Sesleri kitabında harika anlatır Beyrut’u "Bazı insanlar vardır, bu dünyaya sadece yorulmaya gelmişlerdir. Bakışlarında bin yıllık bir toz, seslerinde hiç bitmemiş bir kış vardır. Onlara ‘nasılsın’ diye sormak, bir uçuruma taş atmak gibidir; sesin geri gelmesini beklersin ama sadece boşlukta yankılanır. Beyrut, işte o insanların başkentidir."

Her savaşın görünür ve kabul edilemez etkileri vardır. Acıyı çoğaltan, sevgiyi azaltan bir şeyden bahsediyoruz nihayet.

Ama bir de küçük kelebek etkileri var. Örnek mi? Mesela Keanu Reeves. 1964’te Beyrut’ta doğdu. Eğer savaş o yıllarda şehirde her şeyi yok etmiş olsaydı, belki de biz Matrix’i, Neo’yu hiç tanımayacaktık.

Demem o ki; savaşlar yalnızca şehirleri yıkmaz.

Bir çocuğun büyüyüp yazacağı şiiri, bir bilim insanının keşfedeceği ilacı, bir sanatçının dünyaya bırakacağı güzelliği de yok eder. Ve biz çoğu zaman bunun farkına bile varmayız.

Çünkü bazı kayıpların mezarı yoktur.

***

İlber Hocamızı anmadan yazımızı kapatmayalım. Dün onu da sonsuzluğa uğurladık. Ne mal ne mülk… Geride yüzlerce eser, binlerce öğrenci ve sonsuza dek bu topraklarda yankılanacak hoş bir seda bıraktı. Gönlün ferah olsun hocam…