Oldum olası severim yağmurlu havaları. Hele sonbaharsa, hele "yağdım yağacağım" tadındaysa hava... Gri-mavi bir ekim ikindisinde, derin bir sessizliğin içinde uyuyup kalmak öylece. Ekim ikindilerinin derin sessizliğini daha on yaşındayken dedemin evinde tanıdım.

Çocukluğum bozkırın ortasında sızı gibi duran ıssız bir köyde geçti. Bir gün Kocababamla (dedem), "Gâvurların Aradaki" tarlaya gittik. Sararmış kavak yaprakları, kurumuş bostan dalları zamanıydı… O çalıştı, ben oynadım.

— E bire boş ver, dedi. Sırtüstü uzandı toprağa. "Sen de yatıver oğlum," dedi ve ekledi: "Şu küreği yastık yap."

Sonra yanı başımızdaki suyun akışında, yaprakların hışırtısında düşsüz bir uykuya daldı. Küreği yastık yaptım ben de…

İkindiye doğru eve geldik. İki katlı toprak damın alt katında inekler ve tavuklar dururdu; kurumuş kayısılar, sararmış elmalar, altın rengi buğdaylarla birlikte. Hep karanlıktı alt kat. İneklerin samanını verirken bakır renkli bir tuncu andırıyordu suratı, idare lambasının ışığında. Sonra tahta merdivenlerden üst kata çıktık. Üst katın yarısı ev, yarısı sofa; o kadar geniş ki…

Kocaanamın (ninem) katı yağ tenekelerinde büyüttüğü çiçekler, ağaç teknelerindeki reyhanlar karşılıyor bizi. O evin bir kokusu vardı: Biraz reyhan, biraz süt ve bolca yaşlı insanların yalnızlığının kokusu. Hani eski apartmanların girişlerinde karşılaştığınız yalnızlık hissi ve duyumsadığınız koku var ya; işte ona benzeyen bir şey. Şeritli Amerikan arabalarının taksi olarak kullanıldığı yıllardan kalma apartmanlardan bahsediyorum…

İçeriye giriyorum. Küçük pencerelerden sızan güneş, divanın üzerindeki kırmızı yastıkları iyice bordoya boyuyor. Dingin ve kadifemsi bir bordo bu . Meşe var sobanın içinde, üstünde bir güğüm. Güneş Kızılçal’ın üstüne gelmiş, birazdan batar zaten. Uykum geliyor. Uzaklardan gelen köpek ulumaları iyice koyultuyor uykumu. Güğüm tısladıkça uyku akıyor içime.

Uyandığımda yağmur yağıyor. Kimsecikler yok dışarıda. Radyo açık; dın dın, dın dın dın dın dın... diye devam ediyor "Arkası Yarın" kuşağının giriş müziği. Rüştü Asyalı, fırından yeni çıkmış ekmek sıcaklığındaki sesiyle, Sokak Çocuğu Yaşar’ın bilmem kaçıncı bölümünü anlatmaya devam ediyor…

Pencereden dışarı bakıyorum; hâlâ kimsecikler yok dışarıda, domur domur olmuş üç beş buluttan ve ara ara şoseden geçen kamyonların homurtusundan başka... Asfalt demişken, Cemileler ıslanmadan gidebildiler mi ki?

Köylü, Cemile’ye "deli" diyordu. Nereden gelir, nereye giderdi hiç bilmem ama ara ara bizim köyden de geçerdi. Küçücük Şaziye’sinin elini hiç bırakmadan... O gün anamın kömbelerinden vermiştim Cemile’ye. Sıcacık bir sevgiyle baktı gözlerime, saçlarımı sıvazladı. O an anladım ki Cemile deli değil; sadece dayanamayıp pes etmiş bir kadın.

Rüzgârda uçuşan dağınık, kirli saçları; yemyeşil gözleri vardı Şaziye’nin. Ve Prusya mavisi kazağının üstünde, ölümüne hüzünlüydü o yeşil gözleri. Yaşar’dan daha çok üzülmüştüm Şaziye’ye.

Büyüyebildin mi bilmiyorum ama 23 Nisan’ın kutlu olsun çocuk Şaziye…