Yakın çevremdeki insanlar bu meseleyi benden muhtemelen defalarca dinlemiştir. Çünkü insan ilişkilerinden siyasete, inançlardan ideolojilere kadar uzanan neredeyse bütün çatışmaların temelinde aynı yanılgının yattığına inanırım: İnsanların, kendi doğrularını gerçeklikle karıştırması.

Önce şu iki kavramı birbirinden ayıralım ya da daha net tanımlayalım.

Nedir gerçek? Nesnel olan, objektif olan, mutlak olan; yani herkesin üzerinde hemfikir olduğu ontolojik durum. Kant’ın “noumenon” dediği şey; bir şeyin zihnimize değmeden önceki hâli…

Peki doğru nedir? Subjektif ve muğlak olan, yani üzerinde herkesin hemfikir olmasına gerek olmayan bir epistemolojik durum... İçine doğduğumuz kültürü, inancı ve kişisel gelişimimizi birer ayna gibi düşünürsek şunu görürüz: Bu aynalar, gerçekleri zihnimize 'doğrular' olarak yansıtır. Bu yansımaların mutlak olmadığını, hatta birer yanılsama olabileceğini unutmayalım.

Şimdi etrafınıza bakın. Bir telefon, bir masa, bir pencere, belki de bir fincan kahve…

Ve şu cümleyi düşünün: “Bir fincan kahve harikadır.”

Sizin de fark ettiğiniz üzere bu kısacık cümlede üç tane gerçek, bir tane doğru vardır.

“Bir fincan kahve…” İşte gerçek olanlar. Ortada bir fincan ve içinde kahve vardır. Bu, nesnel bir durumdur. Sana ya da bana göre değişmez.

Fakat cümlenin sonundaki “harikadır” kısmı, kıyametin koptuğu yer. Kişisel bir doğru, kişisel bir yorumu gerçeklik sanıp, herkesin hemfikir olmasını yani kahveyi beğenmesini beklediğimiz yerde. Kısaca cümlenin tamamını gerçeklik sanmaya başladığımız yerde. Bu hata yapılınca geçmiş olsun. Vay hâline kahveyi beğenmeyenlerin.

Aslında insanlık tarihi bu küçük doğruların yazdığı bir hikayedir desem iddialı olmaz.

Çünkü çoğu zaman kendi yorumlarımızı, doğrularımızı gerçeklik sanıp bunu diğerlerine dayatırız. Bizim gibi düşünmeyenleri yargılarız, aşağılarız, eleştiririz hatta şiddet bile uygularız…

Savaşların sebebi bu değil mi? İdeolojik savaşların, inanç savaşlarının arkasındaki sebep bu değil mi? Hepsi kendi doğrularını mutlak gerçeklik olarak dayatmıyor mu?

Siyasal partileri düşünün; hepsi daha iyi bir ülke vadediyor. İdeolojileri düşünün; kapitalizm de komünizm de daha iyi bir dünya vadediyor.

Kendi doğrularını mutlak gerçeklikle karıştırmak, insanın kendine yapabileceği en büyük kötülüklerden biridir bana göre.

İnsani gelişmenin temelinde de şunun yattığına inanırım: Bildiklerinden şüphe duymak.

Gerçi bunu Sokrates çok daha önce söylemişti.

Kıymetini bilmesek de harika bir dilimiz var. Bakın, “abdal” ile “aptal” arasında fonetik olarak yalnızca tek bir harf farkı vardır; fakat anlam farkı derya deniz.

Abdal, bildiği her şeye şüpheyle bakar; aptal ise bildiğini sandığı şeyden asla şüphe duymaz.

Abdal bilmediğini bilir; aptal ise bilmediğini bilmez. Abdal anlamaya çalışır, aptal anlatmaya…

Bildiklerinden tereddüt duymayan insanları genellikle üzülerek dinlerim. Mesela sokak röportajları… Aman Allah’ım… Herkesin her şeyi bildiği bir toplumda yaşadığımız hissine kapılıyorum izledikçe. Ölçüsüz cüretler, tereddütsüz fikirler…

Böyle bir cehalet hüda-i nabit (Allah vergisi) olamaz; olsa olsa tedris (eğitim, sistem) gerek.” dediği tam da bu olsa gerek.

Yazıyı bağlayacak olursak…

Gerçek dediğimiz şey, hiçbir doğrunun mülkiyetine sığamayacak kadar değerlidir.

Kendi doğrularını gerçeklik saymayan, bildiği her şeyden şüphe duyan “abdal” nesiller yetiştirmek zorundayız sevgili okurlar.

Keyifli bir gün diliyorum.