Yağmurlu havaları hep sevmişimdir ve muhtemelen hakkında en çok yazdığım şey yağmur olabilir. Önce yağmuru yazayım istedim; sonra Türkçe kadar Hüzünce bildiğim aklıma geldi ve bu yüzden komik şeyler yazsam mı diye düşündüm. Ama sonunda, madem daha önce MHP hakkında yazdım, şimdi de CHP hakkında yazayım dedim.

Siyasi yelpazenin neresinde bulunduğumuzdan bağımsız olarak şunu net bir şekilde söyleyebiliriz: Bu ülkede toplumun çok önemli bir kesimi CHP’ye öteden beri mesafelidir. Uzun yıllardır partinin oy oranının %20 ile %30 arasına sıkışmış olması bunun en somut göstergesidir. Bu tablonun oluşmasında partinin hatalı politikaları, karşısında bulunan bloğun yıllardır sürdürdüğü sistematik yıpratma politikaları gibi birçok faktör dile getirilebilir elbet.

Toplumsal tepkiler öyle “ha deyince” oluşmaz; geniş zaman dilimleri içinde belirgin hâle gelir. Bu sebeple meseleyi toplumun psiko-sosyolojik yönleriyle bağlantı kurarak, tarihsel perspektifi içinde anlamaya çalışmak gerekir.

Gelin, bu tarihsel sürece birlikte bakalım.

Cumhuriyetin başlangıcına gidiyoruz. Elimizde ne var?

Dumanı hâlâ tütmekte olan Birinci Dünya Savaşı, yaraları daha sarılmamış Kurtuluş Savaşı, yetmezmiş gibi 1929’da yaşanan dünyanın en büyük ekonomik krizi, 1930’ların başından itibaren yükselmeye başlayan Avrupa faşizmi ve yaklaşan İkinci Dünya Savaşı… Tüm bu hengâme içerisinde o şahane adam, bir yandan yeni bir devlet inşa ederken bir yandan da yeni bir toplum inşa etmeye çalışıyordu. Bu yönüyle dayatmacıydı, bu yönüyle jakobendi diyebiliriz. Ama unutmayalım: O dönemde toplumun %80’den fazlası köylerde yaşıyordu ve bu dönüşümün kendiliğinden olması beklenemezdi.

Kendisini böylesi zorlu bir sürecin içinde bulan, hem insani hem de maddi sermayeden yoksun genç Cumhuriyet’in önünde tek bir seçenek vardı: Yoksul halk kesimlerini biraz daha fedakârlığa zorlamak.

İroni şuydu ki; sadece ham çarığı ve kıl çorabı kalmış, süpürge tohumu yiyen bu kesimlerin üzerine salınan her vergi, bunu yapan mekanizmaya, yani “CEHAPE”ye duyulan öfkeyi büyütüyordu. Alınan vergilerle demir ağların örülmesi, yokluk içinde demir-çelik fabrikalarının, dokuma ve şeker fabrikalarının, alüminyum, bakır ve daha nice sanayi tesisinin kurulması doğrusu kimsenin umurunda değildi.

Yukarıda da dediğim gibi, o muhteşem adam sadece bir devlet değil, bir toplum inşa etme iddiasındaydı. Bu toprakların geri kalmasının en büyük nedenlerinden birinin “devlet yönetimine nüfuz etmiş din” gerçeği olduğunu görüyordu. Hilafetin kaldırılması, dini referanslarla çıkarılan isyanların sert biçimde bastırılması, tekke, zaviye ve tarikatların kapatılması; cami yerine okullara kaynak ayrılması; giyim-kuşam konusunda getirilen zorunluluklar; seküler bir toplum düzenine giden yolda aydınlanmaya katkı sunsun diye dinî kaynakların ve ezanın Türkçeleştirilmesi; kız çocuklarına okul yolu açılması, kadına seçme, seçilme ve çalışma hakkı tanınması… Öyle ya, hayatta en hakiki mürşit ilimdi.

Bir köylü olarak şunu net söyleyebilirim: Köyde hayat çok yavaş akar. Bu yüzden köylü bilinci değişime ve hıza açık değildir. Şimdi o dönemi ve geniş köylü yığınlarının psikolojisini anlamaya çalışalım.

Birileri geliyor ve sizden sürekli vergi istiyor, fedakârlık talep ediyor. Yetmiyor; usul usul akan derenizi çılgın bir nehre dönüştürüyor. Kılık kıyafetten dile kadar birçok şeyiniz bir anda değişiyor. Doğal olarak şaşırır, tepki duyarsınız. Köylü ve muhafazakâr bilincin uzun vadeli stratejik bir bakışı yoktur; olayların nedenlerinden çok fayda ve maliyet yönüyle ilgilenir. Sağladığı fayda kadar ödül, katlandığı maliyet kadar ceza verir.

Nitekim bu sürecin cezasını CEHAPE’ye kesmiştir. “Cehape zihniyeti,Cehape Zihniyeti ” diye üzerinde tepinilen tepkiselliğin arkasında işte böyle bir tarihsel gerçeklik vardır kanımca.

1950’li yıllara gelindiğinde kurucu parti çok partili sistemin yolunu açmış, iktidar Demokrat Parti’ye geçmiştir. “Yeter! Söz milletindir!” sloganıyla yola çıkan DP, 1954’te bugüne kadar alınmış en yüksek oy oranına ulaşmıştır. Demokrat Parti’nin bu denli yüksek oy alması, hiç şüphesiz uzun yıllar boyunca birikmiş toplumsal öfkenin patlamasından başka bir şey değildir.

Peki, mesele sadece bundan mı ibarettir? Elbette hayır.

Bu yıllardan itibaren iktidarı ele geçiren DP ve devamı niteliğindeki partiler, bu toplumsal öfkeyi sürekli canlı tutmaya çalışmışlardır.Ve görünen o ki bunda da son derece başarılı olmuşlardır.

Öyleyse şunu mu diyeceğiz: CHP’nin karşılaştığı her sonuç tamamen dışsal faktörlerin ürünüdür? Tabii ki hayır. CHP’nin yaptığı stratejik hatalar, parti içi hesaplaşmalar, geleceğe dair net bir vizyon ortaya koyamaması ve zaman zaman içinde yaşadığı toplumun değerleriyle barışık olmadığı izlenimini veren söylemleri de bu tablonun oluşmasına ciddi biçimde katkı sağlamıştır.

Eğer 23 yıllık bir iktidar karşısında bu kadar çok seçim kaybediyorsanız, hiç şüphesiz son derece kötü bir muhalefetsiniz demektir.

İyi pazarlar…

• Eleştirilerinizi:
[email protected] adresine gönderebilirsiniz.