Müslümanlar, tarih boyunca elde ettikleri tüm başarılarını İslam’a ve onun kurucu iradesine borçludur. İslam’ı hayatlarına işledikleri kadar muvaffak olup saadet buldular.
Müslüman halkları bugün bürümüş olan elim hâl ise yeni değil. Ne zaman Allah'ın yolundan ayrıldılar, o zaman dibi gördüler, istilayla karşılaştılar, bozguna uğradılar.
Bugünkü halin bir benzeri 13. yüzyılda yaşandı. Müslümanlar dağıldı, ülkeleri Moğolların yağmasıyla yerle yeksan oldu. Kudüs Hristiyan Haçlıların, Mekke ve Medine ise Şii Fatımilerin eline düştü. Bugün tek değişen işgalcilerin inançları denilebilir. O zaman kurtuluş İslam’daydı ve bugün de şüphesiz öyledir.
Prof. Dr. Hilmi Karaağaç, İslam’ın Müslümanlara verdiği iyiliği yayma ve kötülükten uzaklaştırma görevinin İslam’ın çok kısa bir sürede geniş bir coğrafyaya yayılmasına sebep olduğunu yazar. Zamanında ülkelerin fethine yol açan bu iyiliği emredip kötülükten men etme düsturu, yaşamakta olduğumuz yüzyılda işgal altındaki gönüllerin ve zihinlerin fethi için yol gösterecek bir pusula işlevi görüyor.
Bu pusulanın yanında bir de bizi bu fetihlere götürecek elle tutulur bir vasıtaya ihtiyacımız var. Bu vasıta, çerçevesi İslam kalemiyle çizilmiş, özgün yönetim biçimleridir. Zira bir ümmet birliği düşleniyorsa önce Müslüman devletlerin tek başlarına ayakta durabilmeleri gerekli. Bahsedilen idare biçimlerinin, yönetilen her bir toplumun iç ve dış dinamiklerine, bulunduğu coğrafyaya, hüviyetine, siyasi geleneğine uygun ve paralel olması özgün olmak için hayati bir önem arz ediyor.
Prof. Dr. Şaban Düzgün’ün “Aliya İzzetbegoviç ve Kurucu İrade Olarak İslâm” başlıklı çalışmasında aktardığından şu anlaşılabilir: İslam, komünizm ve liberalizm benzeri ideolojilerin yaptığı gibi tüm Müslümanların aynı şekilde yaşamak zorunda olduğu biricik bir düzen teklifinde bulunmaz. İslam sınırları belirler, helal ile haramı ayırır. Seyyid Ahmed Arvasî’nin de “İlm-i Hâl” adlı eserinde yazdığı gibi İslâm sosyolojisinde insan, ne tek başına yaşayan vahşi ve egoist bir canavardır, ne de ‘kovan’ içinde kaybolup kalmış bir ‘amele arı’dır.
Hepimiz binlerce yıl önce yaşamış olan insanla da, binlerce yıl sonra yaşayacak olan insanla da aynı fıtrattayız. Dolayısıyla İslam, insanı her zaman diliminde eğitecek kabiliyettedir.
Ancak insanlar aynı fıtratta olsa da, yaşadıkları çağların koşulları birbirinden farklı olabiliyor. İslam, bir kere nüzul olduğu için bu farklı çağların her birine uyabilecek bir düzen sunmaz, Müslümanı eğitir ve düzeni ona kurdurur.
Prof. Dr. Şaban Düzgün, yukarıda bahsedilen yazısında Hz. Peygamber vefat ettiğinde nasıl bir yönetim uygulanacağı konusunda bir tartışmanın yapılmış olmasının, İslam’da Kur’an veya Hz. Peygamber tarafından belirlenen bir yönetim biçiminin olmadığını vurguladığını ifade eder.
Bugünkü eksiklik, İslam ile çerçevelenmiş rejimler kurarak kapitalist statükoya karşı çıkmak yerine bizden farklı düşünen, farklı yaşayan, dünyaya ve ahirete çok farklı bir açıdan bakan bir topluluğun kurduğu bir düzene tâbi olmaktır. Bu eksikliği kapatmanın yolu, İslam'sız hayatlara İslam’ı işleyip uyuşmuş akılları uyandırmaktan geçiyor.
Nizam-ı âlem mefkûresinin hayat bulması için önce iyiliği sevdirip kötülükten uzaklaştırmak, hüviyetimize sahip çıkmak, entelektüel üretimi kurumsallaştırmak, toplumumuza uygun yönetim biçimleri edinmek şart.
Vesselam.
Sena Güler