Özellikle son yıllarda artan toplumsal kutuplaşma iyice görünür hâle gelmiş durumda. Yaşanan bu gerilimin istenmeyen sonuçlarını başta siyaset ve sokak olmak üzere her alanda görmek mümkün. Elbet bu çatışmanın gerek tarihsel gerek sosyolojik birçok arka planı var. Ama ben olayı modernite ve muhafazakârlık ekseninde ele almak istiyorum.
Bu kadim topraklardaki kavgaların en uzunu kanımca modernleşme ve gelenek arasındaki kavgadır. Günümüzde yaşanan ve siyaset alanında açıkça ortaya çıkan çatışma da özü itibarıyla dinci/muhafazakâr sosyoloji ile laik/seküler modernleşme paradigması arasındaki kavgadır.
Bu iki kesim arasındaki kavgayı tarihin bir noktasından başlatmamız gerekseydi hiç şüphesiz III. Selim ya da II. Mahmut dönemine gitmemiz gerekirdi. II. Mahmut’un yeniliklerini Cumhuriyet’e giden yolda atılmış ilk adım, dökülmüş ilk harç olarak kabul ettiğim için onunla başlatmayı tercih ediyorum. Nitekim Mahmut’a atfedilen “gavur padişah” nitelemesi, toplumsal direnç ile modernleşme çabası arasındaki çatışmayı açıkça yansıtır niteliktedir.
Mahmut’tan sonra gelen Tanzimat Fermanı, Meşrutiyet’in ilanı ve Mustafa Kemal, Türk modernleşmesinin aşamalarıdır…
Mustafa Kemal isimli bu muazzam adam, Osmanlı’nın üç yüz yıllık mahcup batılılaşma çabasını aldı, gün yüzüne çıkardı ve gür bir sesle bunun adını koydu: Cumhuriyet. Bu açıdan “Cumhuriyet”, Osmanlı’nın aydınlanmacı kanadının zaferi ve hatta devamı olarak kabul edilebilir.
Osmanlı yüzyıllar boyunca sadece asker, bürokrat ve ulemayı adam yerine koymuştur. Köylü kesimi onun açısından “etrak-ı bi idrak”ti. Ya vergi salınır ya da askere alınırdı.
İşin ironisi tam da burada sevgili dostlar. Yüzyıllarca unutulmuş, ihmal edilmiş bu dinci/muhafazakâr/köylü (DMK) kesimi aslında Cumhuriyet ile nefes aldı. Ama gelin görün ki Cumhuriyet’e en çok çemkiren, kendince en çok hesaplaşmak isteyen de bunlar. Hâlbuki Cumhuriyet’in kazanımları içinde kendilerine bir din buldular, daha doğru tanımlamayla kendilerine göre içi boşaltılmış bir din pratiği yarattılar. Yarattıkları bu din pratiğini siyasetin merkezine koyup ustaca kullandılar. Gerek Demokrat Parti gerek AKP “din elden gidiyor” retoriğini ve moderniteye yapılan DMK tepkisini ustaca kullandılar ve iktidarı ele geçirdiler. DP on yıl dolmadan, AKP ise daha da kısa bir sürede otokrat, tek sesli bir yapıya dönüştü. Maalesef her ikisi de tarihin getirip bu coğrafyaya verdiği korozyondan başka bir şey değil. Dinin siyasette bu kadar etkin kullanılmasına yol açanlardan biri de şüphesiz Abdülhamit idi. Dinin teokratik yapısını işin dışında tutan dünya tasavvuru buna katkı sağladı diyebiliriz.
Neyse ki 50’li yıllarda başlayan “din elden gidiyor” söylemi AKP ile birlikte son kez kıyılara vuruyor. İçinde bulundukları güç sarhoşluğu, yüzdükleri devasa bataklık ve otladıkları dinsel mera gençlerin artık ilgisini çekmiyor. Boş verin siz ara ara sosyal medya mecralarında yükselen cılız “Şeriat isterük” çığlıklarına. Bu çığlıkların Türkiye’de karşılığı yoktur. Böyle bir zemin aslında Osmanlı’da da hiç olmamıştır. Son derece sınırlı bir şer’î tecrübe vardı Osmanlı’da. Ulemanın, şeyhülislamın rolünden hareketle itirazlar gelebilir bu söylediklerime ama buna cevabımı ayrıca vermek isterim. Bakmayın siz bizdeki ahmak takımına; dizilerden ve masallardan öğrendikleriyle Osmanlıcılık oynuyorlar. Gerçeklikle alakası olmayan bir Osmanlı var kafalarında. Osmanlı dünyayı kılıcı, kanunu ve yollarıyla fethederken töre–örf esaslı uygulamaları ile zaten laikliğin yolunu açmıştı. Öte yandan Osmanlı’nın da kıymetini bilmek lazım. Bize cihanşümul bir deneyim bıraktılar. Bu deneyim, Mustafa Kemal’leri yaratan ve devleti ayakta tutan deneyimdir.
Özetlemek gerekirse, Osmanlı zamanında unutulmuş, ihmal edilmiş köylü/muhafazakâr kesim, Cumhuriyet’in onlara sağladığı imkânlarla iktidarı ele geçirmiş ve güçlendikçe bir çekiç misali kendisi dışındaki her şeyi çivi olarak görmeye başlamıştır. Gerek bu kesimin kibri ve öfkesi gerekse bu orantısız güç karşısında nefes almakta zorlanan seküler/laik kesimin içten içe büyüttüğü öfke, yazımın en başında belirttiğim toplumsal kutuplaşmayı büyütmektedir.
Çocuklarımıza daha güzel bir ülke bırakmak adına hepimize sorumluluk düştüğü kesin. Daha aydınlık ve daha huzurlu bir ülke temennisiyle…