Tarlalardan geçtim, keseklerden atladım; büklerden böğürtlen topladım, domur domur olmuş bulutlar altında.
Sonra mor ikindiler akşam alacasına döndü. Hava iyice kararmaya başladı, rüzgâr sertleşti; peşi sıra kuşlar düze inmeye başladı. Yağmurun habercisidir bu.
Tarlalarda çalışan köylü kadınlar, daha yaşmaklarına bir damla yağmur düşmeden çiçekli şalvarlarını toplayıp çekip gittiler. Ben kalakaldım orada öylece. Ardından gök delindi…
Akşam olmadan eve varmalıyım. Hızlandım iyice; umurumda değil milletin tarlası, takımı. Tam Mulla Bekir’in tarlasından geçerken bir sesle irkildim:
— Yeeenim, nereye gidiyon, gel bakiiim.
— Eve gidiyom emmi.
— Gel hele gel… Bu yağmurda gidilmez.
Tarlanın köşeciğine yaptığı küçük kulübede yağmurun dinmesini bekledik. Ara ara sessizliği bozmak için bir şeyler söyledi ama kulağım onda değildi. Hemen önümde açılan küçük yağmur çukurlarını izlemeyi tercih ettim.
Yağmur bittikten sonra, muhtemelen çoğu kişinin bildiği bir şeyi söyledi:
— Bak yeeenim, sen bu tarlanın içinden geçersen iz olur. Başkası senin izini görür, bel olur. Onu da başkaları görür, yol olur.
Benzer bir kulübeyi Hacı Osman da yapmıştı; tam Berlin Duvarı’nın dibinde. Hacı Osman’ın hikâyesini okumanızı öneririm. Okuduğunuzda Almanların neden “Berlin’in hâkimleri var” dediklerini anlayacaksınız.
Hukuk, bir ülkenin damarlarındaki kan, kalbindeki ritim, içtiği su, aldığı nefestir.
AKP deneyiminin çok fena sonuçları oldu. Bu dönemde birçok kavramın içi boşaldı ya da boşaltıldı. Birçok kurum önce izlerle, sonra yollarla dönüştü; tanınmaz hâle geldi. Bunun en somut örneklerini maalesef hukuk alanında gördük.
“Anayasa Mahkemesi kararları kesindir. Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”
(T.C. Anayasası, Madde 153)
Hal böyleyken bu dönemde Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayan birinci derece mahkeme kararlarını sıkça gördük. Hukukun üstünlüğünü, üstünlerin hukuku hâline getiren bu kararlar; ülkenin kalbine yerleştirilmiş bombalardan farksızdır. Bunun acı sonuçlarını maalesef önümüzdeki yıllarda da göreceğiz.
Nitelik yerine niceliği önemseyen AKP anlayışı, benzer birçok sakil durumun ortaya çıkmasına neden oldu. Bu bakış açısının adaletten anladığı şey, bolca gösterişli Adalet Sarayı yapmak oldu. Oysa “Adalet Sarayı” ifadesi başlı başına sorunludur. Sarayda krallar, kraliçeler, muhafızlar olur; yani güçlüler. Sarayda adalet dağıtılmaz. Bunun yerine Adalet Ocakları denmesini tercih ederim, hatta öneririm.
Benzer bir tablo eğitim alanında da karşımıza çıkıyor. Eğitimden anlaşılan, bolca bina dikmek ve önüne gelen her yere üniversite açmak oldu. O üniversitelerde verilen eğitimin içeriği ve kadroların yeterliliği ise neredeyse hiç sorgulanmadı.
AKP bu yönüyle çağın hastalığına yakalanmış bir partidir: Takıntılı bir şekilde görünür olmak istemektedir. Bu şekilcilik nerdeyse toplumun büyük bir bölümüne sirayet etmiş gibi duruyor. Lütfen etrafınıza bakın: Cuma’dan cumaya Müslüman abiler, saçları pinhan, gayrısı ayan “süslüman” ablalar göreceksiniz. Akıl alır gibi değil; alkollü mekânlarda alkol alanlarını, stadyumlarda ağız dolusu küfür edenlerini, yanı başında başkaları varken şezlonglarında güneşlenenlerini gördüm.
Peki hep mi kötü yaptılar? Hayır. İyi yaptıkları işler de var. Örneğin sağlık sistemi, birçok eksiğine rağmen dünyanın en iyilerinden. Dijital devlet (e-Devlet) harika bir aşama. Savunma sanayiindeki gelişmeler de muazzam.
Fakat sorun şu: 24 yıldır iktidarda olan bir parti, sadece Erdoğan’ın karizmasıyla ayakta kalabiliyor. Milyonlarla ifade edilen üye sayısına bakmayın; çoğunun şeklen üye olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Erdoğan’dan AKP’yi çıkarırsanız geriye hâlâ çok şey kalır; ama AKP’den Erdoğan’ı çıkarırsanız geriye hiçbir şey kalmaz. Siz ne dersiniz?
Neyse… AKP eleştirisi, benim açımdan bir yazıya sığacak kadar kısa bir konu değil.
16 yıldır Sakarya’da yaşayan biri olarak son eleştirimi yerel yönetime, Sakarya Büyükşehir Belediyesi’ne yapmak istiyorum. Dünyanın birçok şehrini gördüm; ama “sadece iki şehir seç” deseniz, biri kesinlikle Sakarya olurdu. Düşünsenize: Bu yazıyı bitirdikten sonra istersem 40 dakika sonra Kartepe’de kayak yapabilirim. Oradan bir yaylaya inmem 15 dakika sürer. Sapanca kıyısında çay içmek 20 dakika. Hava soğuk kaplıcaya gitmek istesem, Kuzuluk 15 dakika. Nehir kenarında yürüyüş yapmak 10 dakika. Deniz kıyısında dalgaları izlemek istersem 30 dakika. İstanbul, Ankara, Bursa, Eskişehir… hepsi burnumun dibinde.
Bu kadar büyük potansiyel ancak bu kadar kötü kullanılabilirdi.
Birkaç yıl önce İzmir’de bir sanayi grubuna finansal danışmanlık verdim ve yaklaşık iki yıl orada vakit geçirdim. Berbat bir belediyecilik vardı. Buna rağmen her seçimde İzmirliler aynı siyasal tercihi yaptı. Yani CHP için İzmir neyse, AKP için Sakarya o. Ya da tam tersi: İzmir için CHP neyse, Sakarya için AKP o.
“Ne yaparsak yapalım biz seçiliriz” anlayışı ya da “ne yapmazlarsa yapmasınlar onları seçeriz” yaklaşımı… İkisi de üzücü.
İster İstanbul’dan, ister Antalya’dan, ister Ankara’dan gelin; şehre girince içim sızlıyor. Daha girişte şekilsiz sanayi siteleri, TEK yokuşuna yaklaştıkça göze daha da batan yüksek gerilim hatları… Her seferinde beni derinden sarsıyor.
Gökdelenler ki, bir şehrin mezar taşlarıdır.
Bu yüksek gerilim hatlarını her gördüğümde aklıma bu cümle geliyor.
Sakarya Büyükşehir Belediyesi’ne sormak isterim:
Daha kaç yıl bu ucube gerilim hatlarına maruz kalacağız?
Sağlıcakla kalın.