Her canlının en temel hakkı olan yaşama hakkı, her bir canlıdan haksız yere ve geri verilmemek üzere alınıyor. Yapılanları aklamak için “ kaza”, “sinir krizi”, “tahrik” diyorlar. Hatta çoğu zaman “suça sürüklenmiş, topluma kazandıralım; birkaç suç daha işlerse o zaman cezai işlem için süreç başlatırız” diyorlar. Yaşama hakkı elinden alınanlara Allah’tan rahmet dileyip sırt çeviriyorlar. Bir cezanın kesin ama keskin olmayan sonucuna ulaşmak için ise yıllarca bekletiyorlar, diye düşünüyorum. Aynı zamanda birçok şeyi dile getirirken endişe duyuyorum.
Çocukları düşünüyorum… Okula giden ya da sokakta oynayan çocukları. Biz çocukken okulda tek korktuğumuz şey matematik sınavından düşük almaktı; sokakta korktuğumuz şey ise akşam ezanına kadar geçen vaktin oyunlarımıza yetmemesiydi. Şimdiki çocukların korkuları ise çok farklı. Velilerimiz, toplantılarda öğretmenlerimizin olumsuz görüş bildirmesinden korkar, başarısız olmamızdan endişe duyardı. Şimdi ise velilerin korkuları çok farklı. Öğretmenlerimizin tek korkusu, yetişemediği ya da gözünden kaçırdığı bir öğrencinin olmasıydı. Şimdi ise, inanır mısınız bilmem ama öğretmenlerin bile korkuları çok farklı.
Ne yazık ki tehlike artık her anımızda: evimizde, sokağımızda, iş yerimizde, hastanemizde, hatta okulumuzda. Bunun suçunu tek bir kişiye ya da tek bir kuruma bağlayamıyorum. Ancak tek bir kelimeyle açıklayabiliyorum: ihmal.
Yetiştirilirken ihmal edilen bir çocuk, ihmal edilmiş bir suç duyurusu, ihmal edilmiş bir hasta ya da ihmal edilmiş bir vaka… Her biri yerini hep daha kötüsüyle doldurdu. Ve bizler ne yazık ki başına en kötüsü gelmeden önlem almayan, ihmalkâr bir toplum olduk. Yine ne yazık ki artık önlem almak ya da durumun ne denli vahim olduğunu anlamak için en kötüsünü bir kere değil, defalarca yaşamamız gerekiyor.
Martin Luther King Jr. diyor ki: “Bütün kötü olayların sonunda, yaşanan olayı ya da yaşatanı değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlarız.” Suça sürüklenen bir toplum, işlenen suçlara dostlarımızın sessiz kalması(geciken yaptırımları) sonucunda oluşuyor. Nasıl yalnız bırakıldığımızı, savunmasız hissettiğimizi, güvenimizin sarsıldığını biz de her başımıza yeni bir olay geldiğinde tekrar tekrar hissediyoruz.
Bizler kötülüğün; kötü söz söylemek, birine zarar vermek, hak yemek ya da saygısız ve rahatsız edici davranışlarda bulunmak olduğunu sanıyoruz. Bunların sonucunda kayıplar verdiğimize inanıyoruz. Ancak bugün verdiğimiz en büyük kayıp, kötülüğe alışan vicdanlarımızdır. Çünkü Bertolt Brecht’in dediği gibi: “Kötülüğün en büyüğü, ona alışmaktır.”