Camiye herkesten önce gidip en önde saf tutan, çevresine dindarlığını anlatan, dilinden Allah, kul hakkı, helal kelimeleri eksik olmayan toplulukların liderleri; biz alnınızdakini secde izi sanıyorduk, meğer paranızın, makamınızın ve gücünüzün bıraktığı izmiş o.
Siz namazlarınızı, “Şükür, bugün de hasılat yerinde, yakalanmadık.” diye mi kılıyordunuz? Bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, çoğumuzun görünen günahları, sizin ibadetle örttüğünüz, “Allah rızası” ile başlayan cümlelerin ardına sakladığınız gizli çıkarlarınızdan daha masum.
Dini vitrin olarak kullanıp arka planda yaptığınız işler hep gizli mi kalacak sandınız? Size güvenenleri hep kandırabileceğinizi, devleti uyutabileceğinizi mi sandınız? O zaman sizin dindarlığınıza yazık.
Oysaki siz çok dindarlar, Kur’an-ı Kerim’in Âl-i İmrân Suresi’nin 178. ayetinde, “İnkâr edenler, kendilerine verdiğimiz mühletin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak günahlarını artırmaları için mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” cümlesiyle, kötü niyetle yaptığınız her şeyin bir bedeli olduğunu biliyor, korkuyor olmalıydınız. Bu cümlenin, bizim dilimizde “Yarına kalsa da yanına kalmaz.” anlamına geldiğini biliyor olmalıydınız.
Dilinizde kul hakkı, elinizde ise başkasının hakkı var. Ağzınızda kanaat, yaşamlarınızda ise gösteriş var. Sözünüzde tevazu, gerçekte ise kat kat kibriniz var.
Oysa din alkış istemez, fotoğraf, itibar, makam, güç istemez. Din kendini anlatma ihtiyacı bile hissetmez. Din, insanlar üzerinde hiçbir sınıflandırma yapıp kimseyi kimseden üstün görmez.
İnanç olmaktan çıkartıp sosyal sermayeye dönüştürmeye çalıştığınız din için kendinize taktığınız dindarlık rozetlerini çıkartın artık. Yaptığınız iyiliklerin karşılığında itaat beklemekten vazgeçin artık.
Ve biz, dini kimliğini kullanarak kendine dokunulmazlık alanı oluşturan herkesi vitrinlerden indirelim artık.