12 Eylül 1980’i sadece takvim yapraklarının işaret ettiği nostaljik bir tarih veya geçip gitmiş acı bir hatıra olarak okumak, bugünkü siyasal tabloyu tamamen yanlış okumak demektir. Siyasî strateji perspektifinden baktığımızda o müdahale, Türkiye’nin operasyonel kodlarını, toplumsal reflekslerini ve siyaset mühendisliğini onlarca yıl boyunca rehin alan karanlık bir zemin oluşturmuştur.
Bugün hâlâ tartıştığımız pek çok krizin, tıkanıklığın ve refleksin kökeni bahsi geçen dönemin inşasında gizliyken, asıl trajedi bu sürecin kapılarını kendi ellerimizle aralamış olmamızda yatmaktadır. Söz konusu dönemin yarattığı yapısal tahribatın ilk sırasında siyasetsizleştirme ve toplumsal mühendislik çabaları yer alır.
Kenan Evren ve cuntası, Türk devletini ve Türk milletini temsil eden, bu milletin onur simgesi ve göz bebeği olan ordumuzun haysiyetini zedeleyerek şerefli üniformayı bir maske gibi kullanmış, mukaddes ocağı kendi vesayet rejimlerine kalkan yapmışlardır. Bu kisve altında ülkenin evlatlarına, aydınlarına ve vatanseverlerine insanlık dışı zulümler reva görülmüş, milletin bağrından çıkan ordu kendi halkına karşı bir darbe aracı haline getirilmiştir.
Amaç yalnızca partileri kapatıp siyasetçileri özgürlüklerinden mahrum etmek değil; hak arama bilincinden arındırılmış, yönetimi sorgulamayan ve körü körüne itaat eden bir kitle profili ortaya koymaktı.
Bayrağına, vatanına, öz değerlerine ve millî-manevî hasletlerine bağlı şuurlu bireyler, kendi yurdunda bu postallı zorbaların elinde ağır acılar çekmiştir.
Şehit Muhsin Yazıcıoğlu gibi bu toprağın inancıyla yoğrulmuş nice değerimiz, Mamak cellatlarının zulümlerine ve mahkûmiyetlerine maruz bırakılarak o karanlık dönemin baskıcı zihniyetine bedel ödemiştir.
Bugün şikayet ettiğimiz yabancılaşmanın ve kamusal kutuplaşmanın kökleri o ekosistemde yeşermiştir. Siyasal düzlemdeki örnekler üzerinden okursak; seçilmişlerin alanını daraltan, bürokrasiyi halk iradesinin üstüne koyan ve her krizde sistemin fabrika ayarlarına dönmesini sağlayan Milli Güvenlik Kurulu mekanizması, geleceğe vurulan prangaların ilk halkası olmuştur.
Aynı çerçevede, 1982 Anayasası'nın kurguladığı otoriter eksen, yönetimi halktan kopararak parlamentoda yapay bir vesayet alanı kurma stratejisinin belgesidir. 24 Ocak kararlarının rıza ile değil, ancak baskı ve sendika yasaklarıyla hayata geçirilebileceği görüldüğü için darbe, piyasa dönüşümünün sert kalkanı olarak kurgulanmıştır.
Yıllar içinde Türkiye, bu anayasada yapılan kritik referandumlar ve yasal reformlarla söz konusu vesayet zırhını aşındırmaya çalışmıştır. Özellikle 2010 Anayasa Değişikliği gibi kırılmalarla, darbecilerin yargılanmasının önündeki engeller kaldırılmış, askerî yargı sivilleştirilmiş ve bürokratik kalelerin yapısı değiştirilmiştir.
İlber Ortaylı'nın belirttiği gibi, 12 Eylül sadece meclisi kapatmamış; Türk siyasetinin ezberlerini bozarak toplumu depolitize eden, düşünmeyi suç sayan bir zihniyet devrimiydi. Nitekim Uğur Mumcu'nun vurguladığı gibi askerî darbeler ülkeyi aydınlığa çıkarmak adına karanlığa mahkûm eden, hukuku ve vicdanı toprağa gömen tarihsel yanılgılardı.
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da sıklıkla ifade ettiği gibi, "Millet iradesinin üstünde hiçbir vesayet odak ve odaklanmayı kabul etmiyoruz." Zira tarih, vesayeti zihinlerden tamamen kazımadıkça hiçbir demokrasinin güvenli bir limana demirleyemeyeceğini her satırında yeniden yazmaktadır.
O karanlık mirastan bugüne uzanan yolda; askerî vesayetin yasal dayanakları referandumlar ve cesur adımlarla törpülendi.
Meclis üzerindeki vesayet gölgeleri, yargının vesayet odaklarından arındırılması ve seçilmişlere alan açan reformlarla pek çok engel aşıldı; fakat geçmişin travmaları, toplumsal hafızada hâlâ derin kabuk bağlamamış yaraları kanatmaya devam ediyor.
Geçmişte postallarla meclisi basan karanlık zihniyet, 15 Temmuz gecesi halkın göğsünü siper etmesiyle duvara çarpmış; böylece benzer kirli senaryoların bu topraklarda bir daha asla sahneye konulamayacağı mühürlenmiştir.
Siyaseti yeniden millete devretmek ve bunu kalıcı kılmak, ancak geçmişin ürettiği güvenlikçi, tepeden inmeci refleksleri kökünden tasfiye etmekle mümkündür. Postallı vesayetin demir yumruğundan kurtulan bu aziz millet, Türk demokrasisinin yegane sahibi olarak iradesini Türkiye Yüzyılı'nın zirvesine taşımış; hiçbir gücün, bu büyük iradenin üzerinde başka bir odak tanıyamayacağını tüm dünyaya haykırmıştır.
Yasal ve Anayasal Dönüşümler
1982 Anayasası'nın vesayetçi yapısı 2010 Referandumu ve yasal reformlarla törpülendi, darbecilerin yargılanma yolu açıldı.
Bürokratik ve Askerî Vesayetin Gerilemesi: Milli Güvenlik Kurulu (MGK) yapısı sivilleştirildi, askerî yargı kaldırıldı ve parlamento alanı genişletildi.
Toplumsal Refleksler ve 15 Temmuz Kırılması: Eski tip darbe ve muhtıra devri kapanarak halkın iradesi vesayetçi senaryoları tarihe gömdü.
Hak Arama Bilinci: Depolitize edilmeye çalışılan toplum, zamanla vesayet zırhını aşındırarak sivil siyaset zeminini sağlamlaştırdı.
Siyaseti yeniden millete devretmek ve bunu kalıcı kılmak, ancak geçmişin ürettiği güvenlikçi, tepeden inmeci refleksleri kökünden tasfiye etmekle mümkündür. Postallı vesayetin demir yumruğundan kurtulan bu aziz millet, Türk demokrasisinin yegane sahibi olarak iradesini Türkiye Yüzyılı'nın zirvesine taşımış; hiçbir gücün, bu büyük iradenin üzerinde başka bir odak tanıyamayacağını tüm dünyaya haykırmıştır.