Anadolu dediğimiz bu koca coğrafya, kökü derinde, dalları göğe uzanan muazzam bir aile yurdudur. Bu topraklarda kime selam verseniz, size kimlik kartı çıkarmaz; hangi rüzgarla yoğrulduğunu, ocağının dumanının nerede tüttüğünü anlatır. Manav, Yörük, Muhacir… İsimlerimiz, şivelerimiz, ninnilerimiz varsın biraz farklı olsun; günün sonunda sofraya koyduğumuz ekmek de, kalbimizden kopan dua da birdir.
Sunî kalıplardan uzak, bu toprakların öz evlatlarının, içimizden üç kardeşin hikayesidir bu.
Türkmen obasının, bir kıl çadırın ayakta kalmasını sağlayan üç sarsılmaz temel direği vardır. İşte Manavlar, Yörükler ve Muhacirler, o kadim çadırı fırtınalara karşı dimdik tutan, birbirini tamamlayan o ana sütunlardır. Türkmenlikte çadırın direği demek; omurga demektir, kimlik demektir.
✔️Evin Büyük Oğlundan Yadigar: Manavlar
Anadolu’yu ilk defa kendine mesken tutan, çadırın direğini toprağa ilk mühürleyenler onlardır. Bizim buraların sessiz, gösterişsiz, gürültüsüz asıl sahipleridir onlar. İsimleri şimdilerde çarşı pazar esnaflığıyla karıştırılsa da, aslı eski Türkçede sığınılacak ulu bir ağaç, bir koruyucu anlamına gelen "Manap" kelimesinden mirastır.
Yörüklerin tatlı bir takılmayla "duran Türk" dediği Manavlar, Marmara’nın ve Batı Anadolu’nun toprağa sevdalı yüzüdür. Yüzyıllardır aynı köyde, aynı tarlada niza aramadan, kavga gürültü bilmeden toprağı işlerler. Onların o sakin, uysal ve niyetinden şüphe edilmeyen tabiatı olmasaydı, Anadolu’nun yerleşik köy hayatının bir kanadı hep kırık kalırdı. Türkmen obasında onlar; çadırın toprağa sımsıkı çakılan, obayı vatana sabitleyen ve aidiyeti kuran o ilk "kök direği"dir.
✔️Başı Dumanlı Dağların Hakimi: Yörükler
Hani eskiler "devlet fermanı" der ya... İşte o fermanlar yerleşik hayata geçmeyi emrettiğinde bile, Akdeniz’in yalçın kayalıklarına, Toroslar’ın dik yamaçlarına göğüs geren, hürriyetine aşık çocuklardır Yörükler. Adı üstünde; yürümekten gelirler. Bilirler ki durmak, bir bakıma teslim olmaktır.
Keçi kılından örülmüş çadırları, rengarenk heybeleri ve o eğilmeyen başlarıyla dağın, taşın dilinden en iyi onlar anlar. Göçebeliği bir yük değil, nesilden nesle aktarılan bir asalet nişanı gibi sırtlarında taşımışlardır. Türkmenliğin o saf, el değmemiş, savaşçı ruhunu dağ başlarındaki sert rüzgarlarla korumuşlardır. Obanın nizamında onlar; çadırın göğe uzanan, rüzgâra eğilmeyen, boyun eğmez istikbali ve "hürriyet direğidir".
✔️Sıla Hasretini Asalet Yapanlar: Muhacirler -
Halk ağzında Macır'lar
Onların payına hikayede biraz hüzün, biraz ayrılık ama en çok da dik bir duruş düşmüştür. Dedelerimiz onları Balkanlar’a uğurlarken "Evlad-ı Fatihan" demişti; Anadolu’dan çıkıp Avrupa’nın bağrına Türk mührünü vurmuşlardı. Gün geldi, imparatorluk geri çekilirken doğdukları, vatan bildikleri topraklardan, arkalarında nice acı ve gözyaşı bırakarak koparıldılar.
Anadolu’ya, ana kucağına döndüklerinde küsmediler, hayata darılmadılar. Yanlarında Batı’nın o intizamını, çalışma disiplinini, tarım kültürünü ve renkliliğini getirdiler. Çalışkanlıklarıyla, toprağa can suyu olan o bitmek bilmeyen enerjileriyle ayak bastıkları her yeri yeniden yeşerttiler. Halk ağzıyla "Macır" dediğimiz bu insanlar, hasreti asalete dönüştürenlerdir. Hatta bizim buralarda yüzleri tebessüm ettiren tatlı bir latife de vardır: "Manavların Avrupa görmüş hali" denir. İşte onlar da bu Türkmen çadırının gurbeti sılaya bağlayan, obaya nizam, yenilik ve estetik katan o "düzen direğidir".
Aynı Tezgâhın İlmekleri, Aynı Hamurun Mayası;
Bu memleket tek bir boyadan çıkmış düz, fabrikasyon bir kumaş değil; her düğümünde bir anın, bir yaşanmışlığın izi olan el emeği, göz nuru bir kilimdir. Manavın toprağa olan sadakati, Yörüğün zincir vurulamaz hürriyeti, Muhacirin çektiği onca çileye rağmen yüzünden eksik etmediği o yaşama sevinci... Bunların hiçbiri diğerinden ne üstündür ne de eksik. Biri olmasa, bu büyük resim yarım kalır, rüzgarda hoyratça savrulur.
Kadim hafızada bu üç direk neyi ifade eder?
Eskiler bilir; çadırın direklerinden biri eksilirse o yuva ayakta duramaz, çöker. Anadolu’da da Manav toprağı yurt kılmış, Yörük hürriyeti sırtlamış, Muhacir ise nizamı ve çalışkanlığı taşımıştır. Biri vatan, biri hürriyet, biri düzendir. Üçü bir araya geldiğinde Türkmen obasının sarsılmaz sacayağı kurulmuş olur.
Bakın hayatın ritmine; Manav toprağı bilir, Yörük hayvanı tanır, Muhacir modern tarımı getirir. Üçü bir araya geldiğinde bu memleketin üretim çarkı tıkır tıkır döner. Sacın üstündeki Yörük böreği, fırından çıkan sıcak Manav lokumu, tezgâhtaki göçmen pitası hep aynı unun, aynı mayanın mahsulüdür.
Dünyanın neresine giderseniz gidin, kapısını çaldığınızda size kim olduğunuzu, nereden geldiğinizi sormadan "Aç mısın oğul?" deyip sofranın başköşesine oturtan başka bir ahali bulamazsınız. Çadırdaki ayran da, göçmen evindeki börek de aynı iştahla, aynı sıcaklıkla paylaşılır. Düğün evinde çalınan davul hepimizin yüreğini aynı ritimle şahlandırır; cenaze evindeki o sessiz yas, acıyı hepimizin bağrına aynı korla düşürür.
Şehrin Ortasında Eksilmeyen O Eski Gönül;
Zaman döndü, devir değişti. Eski fermanlar, eski göç yolları geride kaldı. Bugün Manav da, Yörük de, Muhacir de sadece köylerde, yaylalarda değil; metropollerin, koca şehirlerin tam merkezinde yan yana yaşıyorlar.
Bulundukları şehirlerde nüfusça ne kadar çoğalsalar, ne kadar güç görseler de içlerindeki o eski terbiyeyi, o eski köy odası tevazuunu hiç kaybetmediler. Ne kimseye yukarıdan baktılar, ne kibirlendiler ne de köklerini unuttular. Aksine, şehrin o soğuk, beton kokan havasına kendi iyi niyetlerini, efendiliklerini ve insanlıklarını aşıladılar. Ayrıştırmanın değil, kucaklamanın ve bölüşmenin sembolü oldular.
Anadolu’nun o asil turkuazında, bayrağımızın sarsılmaz alında rengini bulan bu millet; fırtınalarda yaprağı dökülse de kökü derinde olan o sarsılmaz çınarın dallarıdır. Biz, boyu bozkırlara sığmayan, gölgesi dağları aşan Oğuz’un öz boyuyuz.
Hikayemiz, şivemiz ya da yürüdüğümüz yollar farklı olabilir; ama sevinçte de tasada da gözümüzün baktığı yer, durduğumuz kıble birdir. Yüzyıllardır bu topraklara ekilmek istenen ayrılık tohumlarına inat; ferasetle, samimiyetle ve tükenmez bir tevazu ile birbirimize kenetlendik. Bizler, omuz omuza duran sarsılmaz bir bütünüz. Eskilerin o güzel deyişiyle; bozkırın rüzgârıyla harmanlandık, ulu dağların gölgesinde boylandık; acıyı da neşeyi de aynı mayayla yoğurduk. Soyumuz soylandı, boyumuz boylandı; biz kökü de sözü de bir olan koca bir çınar olduk.
Can Hafızasından Gelen Vakur Duruş;
İşte tam da bu yüzden, bugün meselemiz ne bir üst kimlik taslamak ne insanları kökeniyle ayrıştırmak ne de ırkçılık ya da genetik bir üstünlük iddiasında bulunmaktır. Bizim duruşumuz; asırlardır nesilden nesle aktarılan o kadim can hafızamızdan gelen köklü bir bağ, sarsılmaz bir duruştur. Ferasetle birlik ve beraberliği toparlamak, bu ulu çınarın gölgesinde, bu kutlu Türkmen çadırının altında herkesi kucaklamaktır asıl muradımız.
Bizler, bu toprağın asıl ev sahibi olarak kapımıza gelen, ekmeğimizi bölüşen herkese soframızda yer verirken; ev sahibi olmanın getirdiği o derin vefayı, o asil vakarı ve başı eğik mütevazılığı da göğsümüzde gururla taşımaktayız. Biliriz ki ev sahibine kibir değil, ikram ve adalet yakışır.
İşte bu ferasetle kurulan sofraya, bu inançla kenetlenen gönüllere hangi şer güç el uzatabilir? Kendini bilen, kökünü unutmayan, o çadırın üç sarsılmaz direğiyle geleceğe yürüyen ve ev sahibi olmanın vakuruyla herkesi kucaklayan Türk birliğinin bileğini kim bükebilir?
Biliriz ki; birlik ve beraberliğimiz sekteye uğrarsa, bizi var eden kardeşliğimiz de kültürümüz de sarsılır. Paylaşmanın ve dayanışmanın daimi kalacağı, ortak değerlerimizin o kadim töremizle nesilden nesile filizleneceği nice hayırlı bayramlar dilerim.
Filiz TOKLU