Her zaman o mis kokulu çiçeklerin önünden geçerken mutlaka durur, o rayihayı ruhuma çekmeyi çok severim. Yine böyle hafif ılık bir rüzgârın estiği, şehrin kirli karmaşasının ortasında, ekmek parası uğruna alın teri döken bir çiçekçi standının önünde durdum.
Renk renk, buket buket; tazeliğinden üzerinde su damlaları henüz kurumamış güller gözlerimi kamaştırdı. Bir yanda bu güller, öte yanda ise dikenli duruşuyla kaktüsler vardı. Güllerin o ipek dokusuna temas etmek, nazik bir insanın kalbine dokunmak kadar huzur vericiydi. Hemen ilerisindeki kaktüsleri izledim; her ne kadar çiçek açsalar da o dikenli, eğreti görünüşlerinden dolayı onlara dokunmak mümkün değildi. Kaktüs, ne kadar çiçek açarsa açsın, o dikenli ve dokunuşu inciten özünden, o eğreti görünüşünden asla kurtulamıyordu.
Zira kim o dikenli acıya dokunmak ister ki?
Mis gibi kokan bu güzelliklerin hepsini almak istedim fakat kıyamadım. Birini alsam, diğerinin arkamdan boynunu büküp küseceğini hissettim. Güllerin dünyasında her renk ayrı bir lisanla konuşuyordu: Kırmızı; aşkın ve iki cihan serveri Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) cemaliyle kokusunun sembolüydü. Beyaz; temizliğin ve masumiyetin letafeti ile parlıyordu. Pembe gül; nezaketi ve hayranlığı ifade ederken; mavi gül, imkânsızı başarma arzusunu temsil ediyordu. Sarı gül ise içimde buruk bir sızı gibi; ayrılığın, hüznün ve hastalığın buruk gölgesini taşıyordu. Hiçbirine kıyamadığım için onlarla vedalaşırken Mevlana'nın o kadim sözleri zihin dehlizlerimde adeta yankılandı: "Sen gül ol da uğruna ötmeyen bülbül utansın."
Gül suyuna batırılmış kalemin gül kokulu kelamıyla gönül coğrafyanıza ektiğim bu cümlelerin yüreğinize bir cemre gibi düşerek filizlenmesini istediğim için, bu yazıyı kıymetli okuyucularıma hediye olarak sunmak istedim.
İnsan, kendi iç dünyasının bahçıvanıdır. Hayat; karakterin, emeğin ve değerlerin yetiştirildiği uçsuz bucaksız bir gönül iklimidir.
Türkülerimizde "Hangi gülün bağısın, bostanısın?" diye sorulurken, insanın hangi toprağın ikliminden beslendiği ve hangi hamurun mayasını taşıdığı sorgulanır. Gülün zarafeti ve o mağrur duruşu, insanın onurunu nasıl koruduğunun ispatıdır.
Bu süreçteki en büyük imtihanımız, şık görünümlü ayakkabılarının altındaki çamurlu, küflü tabanlarla gönül bahçemizi ezmeye çalışan o "gül görünümlü yabani otları" fark etmektir. Onlar, emeğinizi zayi etmeye odaklı, bahçenizin kıymetini bilmeyenlerdir. Bu sahte suretleri hayatımıza dâhil etmemek, onları gönül sahamızdan uzak tutmak elzem olandır.
Kim, gönül bahçesinde rengârenk güller yetiştirmek istemez ki? Önce o gülleri yetiştirebilmek, onlara hakkıyla bakabilmek; ardından dileyenin cesaretini, hak edenin ise sadakatini gözeterek o bahçeyi paylaşmak esastır. Çünkü orası bizim mahrem alanımız, sınırımızdır; herkesin elini kolunu sallayarak girebileceği bir yer değildir.
İnsanın gönül bahçesine girerken "destur" ile girmesi gerekir.
Yunus Emre’nin "Gül alırlar, gül satarlar, gülü gül ile tartarlar" dizeleri, bu bahçenin ölçüsünü hatırlatır. Vefayı vefa ile, sevgiyi sevgiyle tartmak; yani gönül terazisinde eşdeğer olanı baş tacı etmek esas olandır. Bahçenizi talan etmeye, köklerine zehir salmaya kalkan o sarmaşık kimseleri ise, kendi çiçek bitmeyen kurak topraklarına gömmeliyiz; zira onların karanlığı, sizin güllerinizin güneşine gölge düşürmemeli.
Kendi gülünüz olun. Sizin kokunuzu almayan, renginize hayran kalmayan, dikeninize rağmen güle ulaşamayanın suskunluğu, sizin değil, onların eksikliğidir. Bizler, bahçıvanlar olarak; güllerin dikenini budarken aslında kendi nefsimizi törpülemek, içsel muhasebemizi yapmak ve kötülüklerden arınmak zorundayız. Diken, o ipek dokuyu ve letafeti koruyan en sadık muhafızdır.
Unutmayın ki, bahçenizin sahibi sadece sizsiniz.
"Gülşen-i âlemde bir gül bitmez ki hâri olmaya; Gül-i ra’nâ bulmak istersen, dikene katlanmalı." Edebiyatta da gonca bir güle benzetilen kişinin muhabbetle açıldığını ifade eder. Gönül bahçemizden insanlara, sabah esenliği ile gelen çiğ damlalarının toprağa olgunlaştırdığı gibi, zihin ve irademizden süzülenlerle gönül bahçemizi olgunlaştırmak esas olandır.
Fiziki eylemlerde; hayatımıza dâir mutluluklarımıza, barışlarımıza ve kutlamalarımıza sembolik olarak ifade ettiğimiz bu güzel çiçekleri, bu gülleri, gönül coğrafyamızda muhatap olduğumuz kişilere de o müjdeyi takdim etmeliyiz.
Zira unutmamalıyız ki; "Gülün adı güzel, kendi güzel; seveni güzel, sevdiği güzel..."
Gül yüreklere mis kokulu selâm olsun!