Siyaset; bir hizmet sanatı ve toplum vicdanına tercüman olma sorumluluğudur. Bir davanın geleceğini emanet almak, en ulvi görevlerden biridir.
Ancak bugün, bu kutlu yolu şahsi çıkarları ve siyasi-ticari statüleri uğruna bir “araç” olarak kullananların, teşkilatın kılcal damarlarına sızdığı görülmektedir.
Cumhurbaşkanımızın Mevlana’dan alıntıladığı; “Hataları örtmede gece gibi ol, mütevazılıkta toprak gibi ol, öfke ve asabiyette ölü gibi ol, hoşgörüde deniz gibi ol, ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” düsturu, maalesef bazıları için sadece kürsü dekorundan ibaret kalmıştır. Âdeta elleri patlarcasına alkışladıkları söylemleri kendi şehirlerine döndüklerinde bir kulağından girip diğerinden çıkacak şekilde görmezden gelen "hayırsız evlat" misali; kendilerine tevdi edilen mühürleri, kurumu bir babanın çiftliği gibi yönetmek için kullandıkları, kendi nefislerinin krallığını ilan ederek liyakatli olanları uzaklaştırıp yerlerini yandaşlarıyla doldurdukları, gelinen noktanın en somut ve en acı gerçeğidir.
Teşkilatın özündeki gayeyi temsil etmek yerine, aslında eğitim ve gelişime muhtaç kişileri âdeta bir "bilirkişi" edasıyla parlatmaya çalışmak, hem trajik hem de komik bir çelişkiyi gözler önüne sermektedir. Hakikatten kopuk bu çaba, ehliyet sahibi olanları dışlayarak bilgisizliği bir otorite gibi pazarlama gayretiyle birleştiğinde, yapının kurumsal ciddiyetini zedeleyen ve güven duygusunu temelden sarsan bir boyuta dönüşmektedir.
Bu durum, teşkilatın ilkelerinden ziyade kişisel menfaatlerin ve yüzeysel algı yönetiminin öncelendiği bir yozlaşmanın en net göstergesi değil midir?
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adaletinden nasibini almamış, kalkınmayı sadece kendi hanesine yazan bu güruh, partinin vizyon ve misyonundan fersah fersah uzaktır. Hiçbir şahsi çıkar gözetmeden sahada alın teri döken, gece gündüz demeden emek veren insanların hakkını yok saymak asla kabul edilemez. Davanın çilesine ortak olmayanların, iktidarın cefasını çekmeyenlerin, sadece sefasına talip olmaları hakkaniyetle bağdaşmaz.
Siyaset; vefasıyla ve ahlakıyla değil, bir çıkar ağıyla ölçülür hâle getirilmiştir.
Bazı yapılardan kopup teşkilatlara kılıf olarak sızanlar; ahlaktan yoksunken ahlak dersi vermekte, mağdur edebiyatı yaparken arka planda menfi ticari diyalogları yürütmektedirler. Vatandaşa verdiği sözü unutan, halkın derdiyle hemhâl olmayan, millî ve manevî değerlere duyarsız kalanlar; birbirine yâr değil, adeta kurt kesilmişlerdir. Bu zihniyet, teşkilatın içine yerleşmiş bir elma kurdu gibi, varlığıyla sinsi bir şekilde sömürü yapmaktadır.
Bir binanın çok katlı olması onu gösterişli kılabilir; ancak asıl olan temeldir. Sağlam temeller ve onca emek üzerine inşa edilen bu ideolojiyi hedef alan, kurumun içini ve temelini boşaltan, âdeta sinsice üfleyerek kemiren ve tüm bunları bir maske ardına gizlenerek yapanlar, en büyük ihanetin içindedirler. Bu kişilerin kim olduğu bilindiği halde kadrolarda kullanılması, davanın ruhuna vurulan en büyük darbedir.
“İtaat et, rahat et” şuursuzluğuyla kendi etrafına topladıklarını parlatanlar; bu insanların tezahüratlarıyla kendilerine yapay başarı senaryoları yazanlar ve sadece kendi hedeflerine, egolarına boyun eğenlere makamlar dağıtanlar, gerçekler karşısında başını kuma gömen bir devekuşu misali gaflet içindedirler.
Yağlı kalpli olanlar, kendi riyakârlıklarıyla yüzleşmekten korktukları için yetkin şahsiyetleri sistemin dışına itmektedirler. Davayı birlikte yüceltmek yerine, potansiyel gördükleri bu insanları rakip olarak niteleyip ışıklarını söndürme gafletindedirler. Fakat güneşin balçıkla sıvanmayacağını unutuyorlar; hakikat er ya da geç üzerine serilen bu kirli örtüleri yırtıp atacaktır. Liyakatli olanları saf dışı bıraktıklarında âdeta bir şükür secdesi edercesine ellerini ovuşturmaları, içine düştükleri acziyetin en açık nişanesidir.
Siyaset, fotoğraf karesindeki sahte başarılarla, sosyal medyadaki manipülasyonlarla ve şovlarla ortaya konulamaz. Peki, bugün itilenlerin, küstürülenlerin ve dışlananların sandıktaki karşılığını, sebep olduğunuz bu tahribatı hesap edebiliyor musunuz? Bu ağır yükü vicdanınıza nasıl sığdırıyorsunuz? Geçtiğimiz süreçte yaşanan onca kayıptan ders almak yerine hâlâ hatalar üzerine hata yapmaya devam ediyorsunuz. Gerçekler bu kadar açıkken, Sayın Cumhurbaşkanımıza şeffaflıktan uzak ve hakikatten kopuk dosyalar sunmayı ne cüretle göze alabiliyorsunuz? O makamın huzuruna çıktığınızda Sayın Cumhurbaşkanımızın yüzüne nasıl bakabiliyorsunuz? Bu vakıaları bile bile hangi mantıkla göz ardı edebiliyorsunuz?
Şehrin gücünü ve bazı isimlerin otoritesini “güç asası” olarak seçenler; bu asayı, kendileri gibi olmayanlara parmak sallamak için kullanmaktadırlar. “Bu teşkilat benim dokunulmazımdır, arkam sağlam” kibriyle hareket edenlerin, perde arkasında yürüttükleri o karanlık süreçler artık aşikârdır.
Marifet, kendi içlerinde birbirini parlatıp sahte reklamlar üretmek değil; milletin vicdanındaki karşılığını görebilmektir. Tarih şahittir ki; teşkilatlarda yaşanan bu yıkım, dışarıdan gelen saldırıların dahi yapamadığı bir tahribattır. Dava; şovların değil, liyakat ve hakikatle örülen gerçeklerin omuzlarında yükselir. Dün olduğu gibi bugün de, yarın da samimi insanlar hakikati yazmaya ve anlatmaya devam edeceklerdir.
Dün olduğu gibi bugün ve yarın da kökensel olarak bu ideolojiye hiçbir zaman ait olmamış kişilerin, sırf şahsi menfaatleri uğruna 'mış gibi' davranarak siyaset ahlakından ve değerlerden bahsetmeleri, toplum vicdanında ancak derin bir riyakârlık olarak karşılık bulmaktadır. Kendi çıkarları doğrultusunda makam devşiren ve bu uğurda her türlü tavizi vermekten imtina etmeyenlerin sergilediği bu ahlak bekçiliği, hakikatin özüyle taban tabana zıttır; oysa Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, doğrudan sahada halktan alınan icazet ve sarsılmaz bir destekle yürütülen siyaset, tüm bu çarpık düzenin antitezidir. İşte bu irade karşısında, boğazından haram lokma geçmeyen, karın ağrısı olmayan ve makam hırsına yenik düşmeyen erdem sahibi insanlar, hakikati her platformda haykırmaya ve yazmaya kararlılıkla devam edeceklerdir.
Filiz TOKLU /Siyaset Stratejisi