​27 Mayıs 1960, Türk siyasi tarihine zerk edilen bir müdahale virüsüdür. Sandıktan çıkan iradenin bürokratik ve askeri bir çekirdek yapı tarafından rehin alınması, sadece bir hükümetin tasfiyesi değil, milletin siyasi iradesine biçilen sınırların ilanıydı.

Yassıada’nın soğuk duvarları arasında adalet terazisinden koparılan hukuk, devlet aklının kılıcı haline getirildiğinde Türkiye kendi demokrasi kültüründen uzaklaştırıldı. Adnan Menderes’in o mahkeme salonundaki veciz ifadesi, bir dönemin röntgenidir: "Sizleri buraya tıkan güç böyle istiyor." O güç, on yıllar boyunca Türkiye’nin enerjisini mücadeleye hapseden, toplumu müdahaleye hazır bir psikolojiye sürükleyen o meşum akıldır.

​Bugün geriye dönüp baktığımızda, 1961 Anayasası’nın fren mekanizmalarının aslında siyaseti raydan çıkarma deneyi olduğunu daha net görüyoruz. Milli iradenin üzerine denetim kılıfıyla örtülen vesayet gölgesi, uzun süre toplumsal uzlaşma zeminini köreltti. Ancak şu tespiti yapmak elzemdir: Türkiye, son çeyrek asırda vesayet prangalarını parçalama noktasında tarihsel bir kırılma yaşadı. Sandığın kutsallığı, bürokratik vesayetin sözde derinliğine karşı en güçlü kalkan haline geldi.

​Fiziksel müdahale araçlarının, yani tankın ve süngünün siyaset üzerindeki baskısı artık tarihe gömülmüştür. Millet, 15 Temmuz’da darbe aklına karşı gösterdiği mutlak dirençle, müdahale kültürünün bu toprakların genetiğinde kabul görmediğini tescil etmiştir. Ancak mesele sadece asker-sivil ilişkisi değildir; vesayet, doğası gereği kendini daima yeni kılıflarla, yeni söylemlerle ve elit tanımlarıyla güncelleyen bir bukalemundur.

​Günümüz Türkiye’sinde vesayetin kalıntıları, fiziksel darbe mekaniğiyle değil; toplumsal kutuplaşmayı körükleyen, seçilmişleri siyasi mühendisliğin konusu haline getirmeye çalışan yeni tip bir müdahale aklı ile hissedilmektedir. Vesayet, bugün devletin sahibi biziz diyen bir zümrenin değil, halk iradesini hizaya sokulması gereken bir değişken olarak gören elitist tahakkümün adıdır.

Cemil Meriç’in dediği gibi: "Demokrasi, bir halkın kendi kendisini yönetmesi sanılır. Oysa gerçek demokrasi, bir halkın kendi kendisini yönetecek cesareti bulmasıdır." Bu cesaret, gizli elleri tasfiye edip sorumluluğu doğrudan millete vermekte yatar.
​Stratejik bir perspektifle, Türkiye’nin önündeki en büyük sınav vesayeti dışarıdan silmek kadar, siyasi kültürü içeriden bu müdahale tortularından temizlemektir. Gerçek anlamda arınmak, siyaseti bir tasfiye alanı değil, rekabet ve hizmet arenası olarak konumlandırmayı gerektirir. Siyaset stratejisi, artık gücü kontrol etme değil, halkın gücünü koruma eksenine oturmalıdır.

​Türkiye Yüzyılı vizyonunda; devleti yöneten ellerden, iç ve dış merkezli odaklar ile iradeyi kendine mahsus ideolojik kılıflarla hüküm altına alan yaklaşımlardan kurtulmak temel hedeftir.

Demokrasi, sürekli bahçıvanlık gerektiren bir bahçedir; vesayetin her yeni kılıfı, siyasi iklimin en ufak zafiyetinde kök salma potansiyeli taşır. Türkiye, vesayetin ağır gölgesini büyük oranda geride bırakmış olsa da, o gölgeyi inşa eden zihniyetle hesaplaşma süreci devam etmektedir. Asıl zafer, sadece darbe aklının yokluğu değil; hukukun üstünlüğünün hiçbir müdahale refleksi ile tartışmaya açılmadığı, milletin tercihlerinin hiçbir odak tarafından bağlanmadığı müstakil bir siyasi iklimin inşasıdır.

​Bu tarihsel mirası aşmak için, geçmişin hatalarını bir korku kütüphanesi değil, bir ders notu olarak okumalıyız; Türkiye'de vesayet kavramı, kurumsal bir yapıdan ziyade, siyaseti dar bir alana hapsetmeye çalışan zihinsel bir alışkanlığa dönüşmüştür.