Mayalansın diye kenara bıraktığım bir yazım yoktu. Biliyorum yazmak değil de bu sefer çokça okumak istedim diye böyle oldu. Okumak dedimse en çok okunanlar listelerinden adı hiç silinmeyen, şirazesi kalın, ciltli kitaplardan bahsetmiyorum.   Zaten masamın üstündeki kitapları dinlensinler diye başka bir yere aldım. Benimkisi olsa olsa okula yeni başlamış ve harflere tuhaf tuhaf bakan bir öğrenci merakına denk gelir anca. Bu yaşta böyle okumak da olabilirmiş meğer. Şaşkınım. Kelimeler ısrarla kapıyı çaldı çaldı açmadım. Küsüm ya da evde yokum sandılar belki de. Aksine, nerede olduğumdan her zamankinden daha çok emindim ama yazmadım. Şimdiki gençlerin ağzıyla diyecek olursam “Akışına bıraktım." Sonra bu tarif de tam içime sinmedi, ben sanki su oldum aktım. Su aktı yolunu buldu. Gözlerimin üstüne düşen okumak görevini önce ellerime, oradan kalbime devrettim. Hep kitaplar okunacak diye bir kaide mi var canım, deyip göğü, günü, güneşi okumaya kalkıştım. Hem de bu boyum bu bosumla. Evet evet, bu kalbim ve bu aklımla… Önce "Ne hakla!" diyecek oldum. "Sana gelene kadaaaar!” diye devam eden cümlemin bitmesine bile fırsat vermeden "neden olmasın" denizine daldım. Yüzme de biliyormuşum meğer. Kulaç attıkça bulutları, denizi, denizin mavisini, cümle ummanları başka görmeye başladım.

Evin başköşesinde duran takvime ilişti gözüm. Günleri, sayıları gösterme becerisi olan takvimin birden imsakiyeye dönüşme serüvenini sordu çocuklar, onu anlattım. Onlar gitti ve ben tam da dediğim gibi yaptım. Ne gazeteye ne dergiye bir şey yazmak için uğraştım.

Mutfak duvarına asılı duran takvime sadece uzaktan baktım. Rahmetli anneannemin incecik sayfalarını nazikçe koparıp okumak için binbir gayret gösterip gözlerinin seçemediği yerler için de bana okuttuğu zamanları hatırladım.

Kiminin sadece günleriyle ilgilendiği, meraklısı için yemek tarifinden öteye geçmeyen, dileyene de çocuklara isim öneren takvimi sanki ilk defa bugün fark ettim. Ne sayılar umurumdaydı ne de yazılanlar. Sanki ellerim okuma öğrenmişti de takvimi evirip çevirerek parmaklarımla okudum. Koca bir yılı içinde taşıyan sayfaları tuttum. Geçen iki ayı ve yaşayacağımızı düşündüğümüz ayları el yordamıyla ayırdım. On iki fırtınalı ayın içinde sakin bir limana gibi gelen bu ayı da iki parmağımın arasına aldım.

Elimle tartınca azıcık geldi. Kalbimin terazisinde çok ağır çekti. Bütün evlerin duvarlarında takvimler hayal ettim. Yoksa bile sanki herkesin eline görünmez bir kum saati verilmiş gibi. Kumdan bir saat. Kısıtlı bir zaman...   "Hadi zaman dar, herkes  gösterebileceği kadar maharetini göstersin." diyordu sanki çok uzaklardan bir pir-i fani.

Çocukken etrafa saçılan altınları toplayabilmek için didinip durduğumuz atari oyunlarına benzettim bu hâli. Sanki dünyanın dört bir yanından yola düşmüş insanların ellerine, üstünde aynı adres yazılı bir kâğıt tutuşturulmuş ve tek bir yöne doğru yürüyen bir güruh varmış gibi hissettim. Adresi okuyabilenler güruhu...

Vaktinde okumayı ya sökemezsem korkusu taşıyan küçük bir çocuk telaşı sardı beni. Yüreğimin raflarına okuduklarımı tek tek, özenle koydum. Takvimi gözlerimle rahatsız etmeyi bıraktım. Bugünlük de bu kadar.

Daha sırada bulutlar, gün gün kanatlarından beyaz bir tüy armağan ettiği için ruhumu hafifleten kuşlar, yağmur yorgunu toprak, ekmek, şehrin gürültüsü içinde kaybolup giden ezan sesi... var da var. Vakit dar. Vakit, alfabedeki harfler kadar. Her güne bir şey okuyabilirsem yanıma kâr.