Zihnimdeki suçlulara zindanlar inşa etmekten kum, çakıl, çimento kalmadı! Sırf zihnimin içi olsa yine iyi, sağım, solum hep hapishane. Ha babam durmadan dinlenmeden karga tulumba içeri atıyorum madem gerçeği olmuyor, cezalarını ben kesip hücrelerine ben hapsediyorum hepsini.
Hepsinin giydiği hükmün ağırlığına göre örüyorum duvarları. Sağlam, daha sağlam, en sağlam... Yorulunca sağ olsun küreği devralanlar da oluyor. E tabi, sırf benim için değil ki onlar için de tehlike arz ediyor bu suçlular. Hiçbirinin cürmü hafif değil, " Aman ha!" diye bas bas bağırırken de yanımdalar, kirişleri sütunları dikerken de. Var olsunlar. Böyle böyle ortalık da temizlenir biraz diye ümitleniyor insan.
Her şey süt liman olmasa da her adım umut oluyor, birlikten kuvvet doğar sözü yerini buluyor. Ne yazık ki kısa sürüyor bu güven. Ertesi gün bir de bakıyorsun zindanlar bomboş! Bütün suçlular firari. Biri anahtarları vermiş! Elini kolunu sallaya sallaya gitmiş her biri. "Kim bunu yapan hain?" deyip celalleniyorsun. Harcı kararken sana yardım eden elin de sana kumu çakılı temin edenin de bu işin içinde olduğunu öğrendiğinde çok ağırına gidiyor, kahroluyorsun. Neye inanıp kime güveneceğini şaşırıyor insan.
Yepyeni anlaşmalar imzalanmış büyük isimler arasında. Sponsorlar katilin ta kendisi ama ucundan kan damlayan bıçağı tutmadığı diğer eliyle tokalaşıyor diye suçlu sayılmıyor herhâlde. Sporumuzun sporcumuzun şanlı tarihine yakışacak o ne koltuk kabartacak cinsten pozlar öyle. Reklamlar, devasa billboardlar gırla... Boy boy, nasıl gösterişli afişler hazırlanmış. Bir başka karede de “55 YILDIR BU TOPRAKLARDAYIZ” reklamını görünce insan hangi birine hayran kalacağını şaşırıyor! Nasıl güzel, nasıl gelecek vadeden manzaralar, anlatamam. Bir de onca veciz ifadenin içinden "Baş başa vermeyince taş yerinden kalmaz." atasözümüz kullanılmamış mı? Bunu hepten çok manidar buldum da ayakta alkışlayasım geldi.
Suç ne, suçlu kim; tanımlar ve yanıtlar hep birbirine karışmış olsa da çok da mühim değil zaten. Zihnimde sabıkalı olanların gönlünce at koşturabilme izinleri birilerinin ellerine verilmiş olduğunu görünce benim de " Tavşana kaç, tazıya tut öyle mi?" demek geçti içimden ama o da tek başına benim içimi soğutmadı. Dağarcığımda konuyla alakalı birçok enfes atasözü, yakası bağrı açılmamış "güzellemelerin" geçit töreni oldu ama onu da kendime yakıştıramadım. Kemiklerini sızlatabileceğimi bile bile Merhum Akif’in yazdığı "Hüsran" şiiri geldi aklıma ve bunu bütün “danışıklı” dövüşenlere havale ettim.
Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı
İslam’ı uyandırmak için haykıracaktım.
Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak
Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım
Haykır! Kime, lakin hani sahipleri yurdun
Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım
Feryadımı artık boğarak na’şını, tuttum
Bin parça ettim şiirime gömdüm de bıraktım
Seller gibi vadiyi eninim saracakken
Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım
Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz
İnler Safahat'ımdaki hüsran bile sessiz…