Dünyadaki turumun kırkıncısı bu. Kırk kere turlamışım şu dünyayı. Kırkıncı turumun başlangıç yeri olan “Eylül”e gelmişim yine. Dile kolay; kırk yaz, kırk kış...
Şu aklımın havsalamın almadığı dünya, say say bitmeyecek kadar kişiyi taşıyıp müsait bir yerde indirmiş, kimleri kimleri savurmuş atmış. Ben içindeyken de kırk kere dönüp aynı yere gelmiş. Durup dinlenmeden tekrar tekrar dönmüş de dönmüş. Şaşılacak şey. Ben de onla dönmüşüm.
Onca tekrar ettiğim şeyden ne kaldı bana diye düşünmüş, bu kırk tekrarla neyi ezberleyebildim acaba diye hayıflanmış durmuşum.
Her seferinde, kendimden kendime bayrak teslim etmişim. Değişmişim. Biraz boyum uzamış, biraz elim, ayağım... Biraz göğüm, uzağım... Hep değişmiş...
Çocukluğumda öyle çok fotoğraf çekmiş, öyle çok duygu yüklenmişim ki kolay kolay birinden çıkıp diğerine geçememişim. Belki de sırf bu yüzden “tur atmayı" bisikleti olanlara öykünen bir edayla "bir tur versene" demekle aynı sanmış, "Şu sokağı hemen dönüp gelcem, söz!" demek kadar kısacık bir şey olduğuna inanmışım.
Büyüyünce turların tarifi de değişmiş lügatimde. Tur denildiğinde gidip görülesi yerlere düzenlenen uzun soluklu geziler gelmiş aklıma. Dünyayı, gezip görmekten ibaret sanmışım. Meğer şu dünyayı rehbersiz dolaşanlara göre epey torpilli arşınlamışım.
Bazen bir yas, bazen bir aşk, bazen bir bebek olmuş “Rehber”im ya da öyle olduğuna inanmışım.
Gezip gördüğüm şehirler mi yoksa konakladığım yürekler mi beni daha çok etkilemiş buna hayli bir kafa patlatmışım. Hâlbuki ne gerek var ama işte! Hamlık. Bütün mutluluklarımı konserveleyip saklamak, bütün güzel gülüşlerimi dondurmak, bazı hüzünlerimi de bir balon gibi pat diye patlatıvermek istemişim.
Avcumun içi gibi bildiğim hiçbir yer olmamış. Her yer durmadan değişmiş. Dünyayla aşık atmaya kalkmışım. Dünyanın bir an dahi durmamasından mıdır nedir bazen başım dolanmış, içinde kaybolmuşum.
Sonsuza kadar burada yaşayabilirim diyeceğim bir yer olduğuna inanmamış, hep bir şeyleri eksik bulmuşum.
Biraz kalbim acımış, biraz sevdiklerim değişmiş, biraz gülüşüm bozulmuş. Biraz isabet, biraz karavana olmuş attıklarım. Yine de "Kılavuz"um hakkında kimseye laf ettirmemişim.
Kırk kere dönüş...
Tilkinin kaçınılmaz son olarak diye geldiği kürkçü dükkânına dönüşü gibi değil de takvimin başa dönerek ocak ayından başlaması gibi. Okuma yazmayı öğrendikten sonra bir üst sınıfa geçmeyi hak kazanan öğrencinin eylül ayına tekrar geldiğini öğrenmesi gibi. Gemiyi limana mürettebatıyla tam tekmil ulaştırmış bir kaptanın sağ salim dönmesi gibi olmuş bu dönüşlerimin hepsi.
Bir semazen edası ve bir neyin sedasıyla dönme arzusu var şimdi içimde. Bugün kırkıncı kez yepyeni bir tura çıkıyorum. Bakalım bundan sonrası nasıl olacak? Turlamaktan bu sefer acaba ne anlayacağım? Nerede durup dinlenmeye kalkacağım?
Şimdiye kadar gezmek çok güzeldi, dönmek de. Ama benim en çok seyretmek hoşuma gitti. Koştura koştura değil de durup dinlene dinlene seyretmeyi çok sevdim. Güzel olan her şeyi seyretmeyi...
İlk işim de sıra dışı bir kararla şu doğum günü safsatasını çöpe atmak oldu. Kandırıldığım bütün yaşlarım için çok üzgünüm, yeni aydım.
Yeniden doğup sıfırdan başlamıyoruz ki doğum günü olsun adı. Olsa olsa dünyaya geldiğin günün tarihine bir güzelleme…
Doğum değil bu, dönüş. Dönüş günün kutlu olsun demek gerek fikrimce. Dönüp değişen yanlarıma, değişen yaşıma hitaben, “Bu rakamı görmek için bile dünyada tekrar tekrar dönmeye değer, o sebepten iyi ki doğmuşum değil de iyi ki dönmüşüm!” diyorum müsaadenizle.