Hikâyesi olmayan eşyayı sevmem. Eşya dediğin öyle bir kere kullanıp kenara atmalık olmayacak. En az üç kuşak bahsettirecek kendisinden. Durduğu yerden konuşacak senle. Bahsi geçerken sıradan nesneler hazır olda dinleyecek hikâyesini. Hep bunu savunurdum. Eşyanın acı hatırası hatta yarası da olabileceğini hesaba katmamışım.
Bebekken kısa mesafede ve minik dokunuşlarla muhtemelen yürümeye teşvik etmek için kullanılan, oyuncak kimliğinden öte geçmeyen topun, kısa bir süre sonra karşılıklı şut çekmek için kullanılan bir nesne olmasına kimsenin itirazı olamaz elbette. Okuma fişlerinde adı geçen ve Ali'ye atılıp tutulması istenilen bir eşyadan ibaret olduğu dönemleri de hatırlar çoğumuz. Yani sorarlarsa top, çok çok bu kadarcık bir hatıra içinde yer alabilir. Alt tarafı bir top diye düşünüp masumluğunu ilelebet korur diye ümit ederken ve ne kadar can yakıcı bir nesneye dönüşebilir ki derken büyük bir gerçeğe toslayabilirsiniz. Benden söylemesi.
Topun çarpması mı yoksa toplumun büyük bir çoğunluğunun dayatması mı daha çok can yakar, bu soruyu işin uzmanlarına havale ediyorum. Önce isteğine bırakılıyormuş gibi yapılan ama metazori tadında sinsi bir mecburiyetin ağına düşürülen çocuk ne olduğunu anlamadan birkaç soruya maruz kalıyor.
"Takım tutmayan erkek mi olurmuş?”la başlıyor ilk yaftalama. Sonrası daha da tuhaf. Kişinin toplumsal ideallerine ve kültür seviyesine göre değişkenlik gösteriyor cümlelerin kurulma şekli. Futbolun ve topun tarihçesini öğretmeye götürecek kadar afili cümleler uçuşabiliyor havada. Giriş kısmı, “Adam dediğin..." diye başlayıp dört büyük takımdan birinin tutulması sayesinde varlığını ispat edebileceğiyle devam ediyor. Gelişme bölümü de bunlardan her birinin ayrı ayrı "en en" büyük olması ve her birine müptelalık, fanatiklik boyutunda bir sahipleniş ile bağlandığını ifade ettiğin taktirde toplum içinde rencide olmaktan kurtulacağına dair reçeteler verilmesi şeklinde nihayete eriyor. Sonuç cümlesi yoktur çünkü futbol hakkındaki bu ezbere söylenmiş cümlelerle kim ne kazanmıştır, tartışmaya açık bir mevzu değildir. Konu daha çok “topçu" olmanın maddi kazanç kapısı olarak kârlı çıkılacak bir iş olmasına getirilir ve çocuğun durduk yere iştahı kabartılır. Ola ki biri aksini savunacak olsa işte o an mesele "Sen ne anlarsın ki futboldan!” denilecek kadar sığ bir polemiğe dönüşür.
Oğlan çocuğu sonuçta, top kadar normal bir eğlenme aracını ondan esirgeyecek değiliz. Esirgemedik de hiçbir zaman. Esirgemek şöyle dursun kaç defa çatılarda kalmasına, arabalar altında patlamasına, kaşla göz arasında kaybolmasına rağmen aldığımız topun haddi hesabı yoktur.
Çevre faktörünü istesen de yabana atamazsın, onu bir şekilde kabulleniyor insan ama gün geçtikçe bunun bir gurur meselesi hâline getirilmeye çalışılması kolay hazmedilesi bir şey değil. “Futbolu seveceksin arkadaş!", "Erkek olmak bunu gerektirir!” nevinden tavırlara erkek çocuk ol, gel de karşı koy.
Bizimki de önceleri babası gibi ben takım tutmuyorum diyordu. Sonra sanki vücuduna bir şey enjekte edilmiş gibi birden Beşiktaşlı oluverdi. Bir ara "Gassaray" dedi ve şimdi de koyu Fenerbahçeli. Her geçen gün eşofmanların, pantolonların yamalarına yenisinin eklenmesine zaten alışığım ama bu harala gürele tekme tokat “top oynamanın”, “taraftar" olma çabasının matah bir şey olduğunu sanan çocukların hepsi sözüm ona sadece o kaleye gol atma derdinde. Alakası yok. “O top, bu top mu hakikaten?” diyesi geliyor insanın.
Beyne en uzak uzuvlarla oynanması ve en çok kafaya gelen darbelerle ciddi hasarların alınması da zaten herkesin malumu.
Takımların tarihteki övünmeye değer hatıraları da aklayamıyor maalesef bütün bu gerçekleri. Misal Kurtuluş Savaşı’nda Fenerbahçe kulübünün cepheye silah taşıması ve türlü istihbaratları gerekli yerlere iletmesiyle millî duygularımızı coşturması, bu çocuk holiganların hızla çoğalmasını sevimli yapmıyor ne yazık ki! Belli ki bir türlü büyüyemiyor, büyütmeyi de beceremiyoruz.
Takımı yenildi diye bütün hafta herkese küs, kalecisinden teknik direktörüne lanet yağdırıp nefret eden yetişkinle, oyuncağı elinden alınınca avazı çıktığı kadar bağıran küçük bir çocuk arasında bu kadar benzerlik olmamalı. Ya bir de takım öbür hafta yendiyse kalecisi kral, hocası efsane, en büyük başkan da onların başkanı olması ne acı. Çocukken bir “oyuncak” olan topun, futbolla birlikte her açıdan hırpalayıcı bir “nesne”ye dönüşmesi ne yaman bir çelişki!