Yaşım kaç hatırlamıyorum. Okuma yazma bilgim var o kesin. Büyüklerin aralarında kısık sesle konuşulan şeylere kulak kabartmak isteyecek kadar meraklı, çayları demlikten bardaklara boşaltmayı başaramayacağımı düşünecekleri kadar çelimsizim. İlkokulu bitirmemiş olsam gerek. Büyüklere bayram ziyereti için gelmişiz.Baba tarafına gidilmiş, o tarafa önceden gidilerek bir vazifeyi yerine getirmiş olmanın rahatlığı ile anne tarafının akrabalarını tek tek gezdiğimiz bir bayram...
Ahşap evlerin sıra sıra dizildiği, kadınların üstlerine önden derin v yakalı siyah bir feraceyi giyip,üzerlerine kardan beyaz örtüleri takıp çıkmayı adet edindikleri, bayramlarda tepsi tepsi baklavaların yapılıp gelene göre hangi tepsinin ikram edileceğine kadar düşünüldüğü, bayram zamanı diye fırınların tatil olup herkesin kendi ekmeğini kendi yaptığı bir köyde çocuklara ayrılmış bir kagir odadayız. Yaşlarımız ya birbirine yakın ya da aramızda bir iki yaş vardı. Bizden biraz daha büyükler de asayişi sağlamak için bize ara ara kapıdan bakmak ya da sıcak süt bardaklarını dağıtmak için yanımıza uğrarlardı. O vakte kadar şehrin sıkış tepiş evlerinden yorulmuş çocuk yanımızla beş on odalı ahşap köy evlerinin içlerindeki her bir yeri keşfetmeye çalışır, farklı bölmeleri ya da gömme dolapların diğer odalara açılan kısımları için türlü hayaller yazardık aramızda. Kimimizinki çok korkunç, kimimizinki çok ilginç olurdu. Yaşım kırkı geçiyor benim hala en sevdiğim masallar orada birbirimize uydurduğumuz masallardır.
Büyükler akıllarınca bizim uyuyacağımızı düşünüp yukarki katta avluya uzak, en dip odaya sererlerdi yataklarımızı. Biz kıkırdamalarımızı onlara, onlar o hararetli konuşmalarını bize duyurmak istemezdi. Ben bir kere duydum. Duymak isteyecek kadar cingöz olduğumdan falan değil, o bayram gecesi çok sıkışıp tuvaletin yolunu bulmak için çıkmıştım odadan ondan. Parmaklarımın ucunda yürüdüğümü, ay ışığının odalara doldurduğu aydınlığını ve yaz gecesinin gönüllü korosu cır cır böceklerinin seslerini hatırlıyorum. Annemlerin sesleri çay kaşığı şıkırtıları eşliğinde aşağı bahçeden duyuluyordu. Neydi ki bu denli duymamızı istemedikleri mesele diye düşünüp oradan geçerken daha bi yavaşladım. Annemin seksenindeki teyzesinin eşi çok üzgün ama bi o kadar da kızgındı. O çok net aklımda. Hep güler yüzüyle tanımıştım kendisini. Annemlere çocukken nasılsa o yaşında bize de öyleydi. Camide ezanı okuduktan sonra çocukların türlü şaklabanlıklarla seslendiği, minareden çocuklara şeker atan ton ton bi cami hocası... Nasıl celallenebilirdi ki bu kadar, hiç görmediğim bir yüzdü bu. Bu bayram mıymış yani şimdi?
Dünya kan ağlıyormuş, kan! Kan ağlamak?
Kan mı akıyor yani herkesin gözünden diye düşündüğümü hatırlıyorum. İçim ürpermişti. Kimse halinden memnun değilmiş gibi bir hal vardı aşağıda. Tüm büyüklerin seslerinde homurtular... Halbuki gündüz herkes birbiriyle bayramlaşırken, el öperken, sarılır hal hatır sorarken, o kocaman sofrada herkes şenken hiç kimse böyle değildi? Ne değişmişti ki? Dedektiflik tecrübem buraya kadardı. Çözememiştim hiçbir şeyi. Gerisin geri gittim yattım uyudum. Bir daha uyanmam da epey sürmüş olmalı ki o konuşmaların o yüzlerin sebebihikmetini yıllar sonra anlamaya nail oldum. O günkü hatırayı ve "bayramsa bayramınız mübarek olsun" cümlesinin ne demek olduğunu çok sonraları idrak ettim. Şimdi tıpkı o zamanki gibi bir bayram yaşıyoruz biz de. Müslüman dünyasına yapılan onca zulüm, katliam, soykırım hala var ve ezelinden beri can yakıyor. Dünya hep birden bu hale ağlıyor. Biz evlatlarımızı bilerek ya da bilmeyerek bu tarihten, bu şuurdan kaçırdığımız sürece bayramlarımız ancak bu kadarcık mübarek olabilecek.