Günlerin isimleri niye karışır ki zihin evinde? Pazartesi, pazardan sonra geldiğinden mi ezelinden sabıkalı? Salı, kabullenişin ertesi sabahı. Çarşamba, en ortada olduğu için başa da sona da yakın olanı. Perşembe, rehavete az kaldı ve cuma, saatli bombanın patlamadan önce kablonun kesildiği, rahat nefes alınma anı.

Günlerden pazar ama cuma gibi bir pazar. Bünye takvimine göre işler karışmış belli ki. Günleri karıştırmak bir ihtiyarlık alameti miydi yoksa geçen zamanı umursamamanın bir belirtisidir diye mi yazıyordu en son okuduğum kitapta? Hatırlayamadım.

İstanbul'da hava nasıl acaba? Hava nasıl oralarda, üşüyor mu? Bu bir şarkı sözü değil miydi? Sanki havanın kaç derece olduğunu bilsem ne değişecek ki? Bildiğim tüm ölçümlere ihtiyacım var şimdi. Barometre, termometre, hidrometre, bütün metreler beni ölçse çözülür mü acaba içimdeki çok bilinmeyenli denklemler silsilesi? Bilemedim.

Bu aralar sanki bütün cümleler Ferdi Tayfur'un "Geçen Yıl Bu Zamanlar" şarkısıyla başlıyor ve herkesin dilinde benzer bir serzenişle devam ediyor gibi. Geçen yıl bu zamanlar, kar çoktan yağmıştı. Şehir suya kanmıştı. Geçen yıl tam da bu zamanlar, çocuklar kara doymuştu.

Kış da kanmıyor artık insana. İnsanda, sunulanları şımarıkça başkalaştırma eğilimi var çünkü. Tek tip insan olma mühendisliği bölümü kapıda. Birimizin diğerine öteki olması için elinen geleni yapan birileri var aramızda. Israrla her şeyin üstesinden kendi başına gelebileceğini, kendini her şeyin en tepesinde görmeye şartlanmış insanın başının altından çıkıyor bu dengesizliklerin

hepsi. Kıyamet bu işi kıvıramayacağımızı anladığımız yerde kopacak galiba. Başımızın üstünde yeri varmış gibi yaptığımız kış, bilerek uğramıyor bu diyarlara. Bu gidişle korkarım buralara hiç kar yağmayacak.

Şairlere kalsa aklı baştan aldığı için suç hep bahardadır. Hâlbuki güneşi olmayan yaz, yağmuru olmayan bahar ve karı olmayan kış zalimin ta kendisidir. Anlayana!

Sanki yolunda gitmeyen tek şey havalarmış gibi konuyu döndürüp dolaştırıp hava durumuna getirmek sizce de kendimizi kandırmanın dik alası değil mi? Normal yolunda giden elimizde kaç tane şey kaldı ki? Havalar da bu tuhaf hâllerden nasibini almış işte, çok mu?

Battığımız yerden bizi çıkarabilecek güçlü bir el lazım. Hem de "Ol!"deyince olduruveren, "Dur!" deyince durduruveren bir el.

Kal denince kaskatı kesiliveren numuneler lazım, görmediğime inanmam diyen şu gözlere. İbretiâlem nevinden.