Kendimi bir köşe yazarı olarak tanımlamasam da Kasım ayından beri bu platformda haftalık yazılar yazıyorum. Bu süreçte şunu fark ettim: Köşe yazarları açısından Türkiye’deki en büyük zorluk, ne yazacağından ziyade hangisini yazacağı meselesi.

Her hafta sonu bu seçim zorluğunun içinde buluyorum kendimi.

Acaba hangisini yazsam?

İstanbul’daki iki köprü ve bazı otoyolların özelleştirilmesi meselesi; Başsavcının Adalet Bakanı olarak atanması meselesi; Ocak ayında bütçeden 456 milyar TL faiz ödemesi yapılmış olması — üstelik sadece bir ayda yapılan ödeme bu —; Çözüm Süreci… Daha birçok gündemimiz oldu.

Bunları elbette yazarız.

Ama bu hafta birbiriyle alaka kurduğum iki konuyu yazmak istedim: Ramazan ve Sosyal Medya…

Sizin de sık sık karşınıza çıkmıştır. Geçtiğimiz haftalarda sürüden ayrılıp tek başına dağlara doğru giden bir penguenimiz vardı. Geçen hafta da annesi tarafından terk edildikten sonra peluş bir oyuncağı annesi belleyip gittiği her yere onu götüren bir maymunumuz oldu. Sosyal medyanın o çılgın seli içerisinde binlerce paylaşım yapıldı. Hepimizin içini ısıttı bu iki hayvanın sevimli hâlleri. Ama mesele bu değil! Öyle bir noktaya geldik ki neyi ne zaman beğeneceğimizi dahi sosyal medya belirler oldu.

Garip bir çağdan geçiyoruz. Sosyal medyada paylaşılmayan bir şey yaşanmamış sayılıyor. Sosyal medyayı herkesi yutan bir Leviathan’a benzetirsek; o elindeki feneri ne tarafa tutarsa insanlar sadece orayı görür oldu. Leviathan fenerini penguene çeviriyor, “Bak penguen,” diyor; oraya bakıyoruz. Sonra maymuna çeviriyor, “Bak maymun,” diyor; yine oraya bakıyoruz. O nereye tutuyorsa feneri, biz de ışığa tutulmuş tavşanlar gibi sadece oraya bakıyoruz. Gerçekten vahim bir durum.

Ramazan da geldi, hoş geldi. Akşam bin bir çeşit yemek bulunan iftar sofralarımızda açların hâlinden anlayacağız, nefsimizi terbiye edeceğiz. Hatta yetinmeyecek; Instagram hesaplarımıza girip ne zengin bir soframız olduğunu cümle âleme bildireceğiz. Diğerleri bizim harika hayatımızı görüp yer yer kıskanıp yer yer haset edecekler. Onların bizi kıskandığını biliyor olmak, aldığımız hazzı daha da katlayacak.

Evsiz insanları, işsiz gençleri, hasta yatağında canıyla cebelleşenleri; yatağa aç giren çocukları, mesela Gazzeli çocukları mı? Leviathan ne zaman isterse onları da o zaman hatırlayacağız tabii.

Her neyse…

Ne hacı leylek gelmişti ne de kavaklar pamuklamıştı köyde; sanırım yaza doğru, böyle bir oruç zamanıydı. Zaten köyde zamanla pek işimiz olmazdı. Bu yüzden öteden beri herkes bilinmez zamanlarda doğardı: “Ekinler biçilirken”, “nohutlar ekilirken”, “zemheride”…

İlk orucu o zaman tuttuğumu hatırlıyorum. Ama bir yandan da kıt kanaat geçinen ve zaten aç olan köylülerden Tanrı’nın neden böyle bir şey istediğini merak ediyordum. Dedeme sordum: “Nefsimizi terbiye etmek için…”

Pek bir şey anlamadım. Sonra sobanın içinde çatırdayarak yanan meşelere baktım uzun uzun. Üstünde kaynayan güğümün tısıltısında, düşsüz bir uykuya dalıp uzaklara gittim.

Uzaklara gidince anladım ki bu iş hem çok kolay hem çok zor ve kesinlikle uzaklarda değil.

Mevlânâ, “Yık benliği, Gör aslını.” diyor. Benim bahsettiğimin ne bununla ne İnsan-ı Kâmil’le ne Vahdet-i Vücud’la ne de ikiden bire bir seyrüseferle alakası var. Cennet beklentisi ya da Cehennem korkusu ile yapılan her şey ticarettir. Bahsettiğim şey bu değil.

Michelangelo’ya soruyorlar: “Davut heykelini nasıl yaptın?” Cevaben, “Ben bir şey yapmadım; sadece taşın fazlalıklarını attım,” diyor.

Tam olarak bu: İnsanın içine yaptığı yolculuklarla önce fazlalıklarının ne olduğunu bulması… sonra da onlardan kurtulup kendine varabilmesi. Başkalarına beğendirmek için yaptığı her şeyin bir fazlalık olduğunu fark edebilmesi…

Kısaca insan olmak zor değil. Zor olan, fenere değil hakikate bakabilmek. Çünkü hakikat, fenerin gösterdiği yerde değil; karanlıkta bıraktığımız yerdedir.

Yazıyı yine çok uzattım, biliyorum. Şöyle bir teklifle bitirelim:

Madem Mevlânâ dedik, sözleri ona ait harika bir şarkı da var. Nu söylüyor: “Man O To (Ben ve Sen)”. Şöyle diyor şiirin bir yerinde:

Sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden.”

Vaktiniz varsa birlikte dinleyelim…