Gelin, bu hafta gelir dağılımındaki adaletsizliklerden, fakirden zengine yapılan servet transferlerinden ve her geçen gün daha da derinleşen ekonomik krizden söz edelim.

Ama önce, Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre nüfusumuzun ekonomik aktiviteye göre dağılımına bakalım:


Şimdi grupları tek tek inceleyelim: 30,7 milyon çalışanın 11,2 milyonu asgari ücretle çalışıyor. Malumunuz, asgari ücret son artışla birlikte 28.075 TL oldu.

Peki, 16,9 milyon emeklinin ortalama maaşı ne kadar? 2025 yılı için: 16.881 TL.

Geniş tanımlı işsizlik tanımına göre 11,6 milyon kişi işsiz ve maalesef bu insanların herhangi bir düzenli geliri yok.

Şimdi şu soruyu soralım: Bu üç gruba dahil olan, yani 30.000 TL ve altında gelir elde eden insan sayısı ne kadar?

Toplam: 37,7 milyon kişi.

Bakın, bu sadece bir rakam değil. Her biri bir insanı temsil ediyor. Her biri bir hayat.

Toplam nüfustan herhangi bir ekonomik aktiviteye dahil olmayan 21,8 milyon gencimizi çıkardığımızda geriye 63,8 milyon kişi kalıyor. Sağlıklı bir kıyaslama için esas alınması gereken rakam da budur.

Yani 63,8 milyonun 37,7 milyonu, 30 bin TL ve altında gelir elde ediyor. Mevcut ekonomik şartlarda bu rakamla geçinmenin ne kadar zor olduğu, hatta imkânsıza yakın olduğu ortadadır.

Bu hafta yayımlanan TÜRK-İŞ’in 2026 Ocak Ayı Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması’na göre, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 31.224 TL/ay.

Açlık sınırının 31 bin lira olduğu bir ülkede, insanlara 30 bin liranın altında bir gelirle çocukları okula gönder, kirayı ve faturaları öde, mutfak ile giyim-kuşam masraflarını karşıla diyoruz. Bu mümkün mü? Elbette hayır.

Peki, bu insanlar nasıl geçiniyor? Ağırlıklı olarak banka ve finansman kuruluşlarından sağlanan krediler ve sosyal yardımlarla.

Nitekim TBB Risk Merkezi verilerine göre, bireysel kredi kullanan kişi sayısı 43,3 milyon civarına ulaşmış durumda. Bu rakam, yukarıda bahsettiğim “borçla fonlama” tezini doğrular nitelikte.

Bu sağlıklı bir yapı mı? Sürdürülebilir mi? Hayır.

Nitekim icra dosyalarındaki artış bunun en somut delili niteliğinde. Kasım 2025 sonu itibarıyla, icra ve iflas dairelerinde kayıtlı toplam icra dosyası sayısı 24 milyonun üzerine çıkmış durumdadır.

Belki sizi bir miktar rakamlara boğmuş olabilirim. Ama tekrar edeyim: Bunlar sadece rakam değil. Her kredi bir insanı, her icra dosyası kederli bir ömrü ve uykusuz geceleri temsil ediyor.

Kabul edeceğiniz üzere tablo son derece adaletsiz.Nitekim istatistikler de aynı şeyi söylüyor.

2025 yılı gelir dağılımı verilerine göre, ülkemizde en yüksek gelirli yüzde 20’lik kesim toplam gelirin %48’ini alırken, en düşük gelirli yüzde 20’lik kesim sadece %6,4’ünü alabiliyor.

Gelir dağılımındaki eşitsizliği ölçen Gini katsayısı, Türkiye için 0,41 seviyesinde. Bu oran, Avrupa Birliği, OECD ülkeleri ve gelişmiş dünya ile kıyaslandığında son derece yüksektir.

Sanırım AKP için “adalet”, sadece tabeladaki bir kelimeden ibaret.

Zenginin daha da zengin olduğu, fakirin ise her geçen gün daha da yoksullaştığı bu noktaya nasıl geldik?

Geçen 20 küsur yıllık dönemde şu ya da bu yolla ciddi bir servet transferi oldu. Bunun nasıl yapıldığını birkaç örnek vererek izah etmeye çalışayım:

Örneğin, 2021 yılında hayata geçirilen ve 2025’te sonlandırılan Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması. Mahfi Eğilmez’e göre bu uygulamanın maliyeti 58 milyar dolar. Bazı kaynaklar bunun daha da yüksek olduğunu söylüyor. Ortalama bir rakam alalım: 60 milyar dolar diyelim.

Bu para kime aktarıldı? Parası olan, birkaç yüz bin hesap sahibine.

TL karşılığıyla yazalım: Yaklaşık 2,6 trilyon TL.

Bu paranın büyüklüğünü anlatmak için bir örnek verelim: Eğer bu 2,6 trilyon TL’yi Sakarya’da yaşayan yaklaşık 1,1 milyon kişiye dağıtsaydık, kişi başına 2 milyon 340 bin TL düşerdi!

Faiz demişken, 2025 yılı merkezi yönetim bütçesinden bir avuç kuruma ödenen faiz tutarı yaklaşık 2,05 trilyon TL. Sadece Hazine’nin ödediği rakamdan bahsediyoruz. Ödenen bu tutar, gelir farkı gözetilmeksizin herkesten eşit olarak alındı. Bu durum da doğal olarak zengin ile fakir arasındaki uçurumu derinleştirdi.

Peki, bütün bunlar olurken reel sektör ne oldu? İflas ve konkordato kararları çok sert yükseldi. 2024 yılında konkordato ilan eden firma sayısı, bir önceki yıla göre %130 arttı. 2025 yılında henüz rakam kesinleşmese de, Kasım 2025 verilerine baktığımızda tablonun çok daha vahim olduğunu görüyoruz.

Esnafın durumu daha da vahim. KESK’in açıklamasına göre, 2025 yılında her gün 330 esnaf iflas etti.

Borsada işlem gören halka açık firmaların Eylül 2025 kâr/zarar durumlarına baktım. Görebildiğim kadarıyla 596 firmanın 240’ı zarar açıklamış. Yani yaklaşık %40’ı.

Yüksek faiz oranlarını bir kenara bırakın; bugün birçok firma finansmana dahi ulaşamıyor. Unutmayalım: Firmaların katlanmak zorunda kaldığı bu yüksek faiz, başkaları için gelir kaynağı anlamına geliyor.

O zaman bankalarımıza bakmanın sırası geldi. 2025 yılında bankaların elde ettiği net kâr yaklaşık 940 milyar TL, yani neredeyse 1 trilyon TL. 2025 Eylül dönemi itibarıyla 80–90 milyar TL dönem kârı açıklayanlar var.

Elbette kâr etsinler; ciddi bir öz kaynak koyuyorlar. Kâr etmelerine itirazım olamaz. Bankalar bir ülke için hayati derecede önemlidir.

Ama size şunu sorayım: Sakarya’daki tüm firmaların Eylül 2025 dönemindeki kârlarını toplasak, 90 milyar TL eder mi? Garabet tam da burada, sevgili dostlar.

Bu örnekleri inanın çok uzatabilirim. Bakınız, 2002–2025 yılları arasında 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nda tam 21 kez esaslı değişiklik yapıldı. Neredeyse her yıl…

“Küçük revizyon” diye sunulan ama aslında büyük olan değişiklikleri de hesaba katarsak, bu rakam çok daha yukarılara çıkıyor. Peki, bu değişiklikler neden yapılıyor? Kimler için yapılıyor?

Son olarak, transfer araçlarından biri olan Yap-İşlet-Devret modelini de anmadan geçmeyelim. Bu güzel ülkeye yol, köprü, hastane, havaalanı yapılmasına kesinlikle itirazım yok. Bunlara itirazı olanın aklıyla zoru olması lazım. Ama bunların yapılış biçimine ve finansman modellerine itiraz ederim.

Mesela Osmangazi Köprüsü’nü ele alalım: Bu köprü 2016 yılında yaklaşık 1,5 milyar dolara mal oldu. Hazine, bu firmaya 2025 sonu itibarıyla 5 milyar dolar ödeme yapmış durumda. 2035 yılına kadar da buna yakın bir tutar daha ödeyecek.

Diyebilirsiniz ki: “O tarihte Hazine’nin kasasında para yoktu.” Ben de size şu cevabı veririm: Hazine bu firmaya birkaç yıl sonra ödeme yapabiliyorsa, varsa projeyi birkaç yıl erteleseydi ve bütçenin müsait olduğu dönemde kendisi yapsaydı. Havaalanları ve şehir hastaneleri için de benzer durumlar söz konusu, maalesef.

Öte yandan diyebilirsiniz ki: “Ne krizi kardeşim? Bütün restoranlar dolu, caddeler araba, AVM’ler insan kaynıyor.”

Haklısın. Ben de zaten yazının en başından beri ezilen 38 milyonun durumundan bahsediyorum. Yani Cefaköy sakinlerinden…

Bir de senin dediğin gibi bir Sefaköy var: Bu dönemde zenginliğine zenginlik katmış, en az 15–20 milyon insan. Azımsanacak bir rakam değil; birçok ülkenin nüfusundan fazla. Elbette AVM’ler insan, sokaklar araba dolacak.

Netice olarak, AKP deneyiminin en vahim sonuçlarından biri de bu gelir adaletsizliğidir.

Gelir adaletsizliği dediğimiz şey sadece parasal sonuçları olan bir mesele değildir. Gelir adaletsizliği; ahlaki çöküşü, toplumsal çözülmeyi, artan şiddeti ve hepsinden önemlisi umutsuz çocukları, umutsuz gençleri çoğaltan bir şeydir.