Geçtiğimiz hafta hepimizin canını yakan bir olay yaşandı. Yalova’da IŞİD hücrelerine yönelik yapılan bir operasyonda üç polisimiz şehit düştü. Mekânları cennet olsun.
IŞİD, Taliban, El-Kaide… Kim bu adamlar?
Emperyalizmin kullanışlı birer aparatı mı, yoksa bundan daha başka bir anlamları mı var?
René Girard, toplumun kurucu unsurunun şiddet olduğunu; temelde şiddetle dinin iç içe geçtiğini söyler. Karl Jaspers ise dine, insanın anlam arayışının bir çıktısı olarak bakar. “Eksen Çağı” fikrini ortaya atarken, o dönemde inşa edilen ruhani gelenek duvarlarının bugün bile aşılamayacağını muhtemelen öngöremezdi.
Din, kişisel bir parantez içinde kaldığı sürece harika bir şeydir. Çaresizliklerimiz karşısında ya da bu dünyayı ıskalamış ruhlar için dinden daha iyi bir teselli bulamazsınız. Ancak o parantezi açıp dini, sosyal hayatı düzenlemek üzere bu adamların eline verdiğinizde; kapakları patlamış bir baraj gibi, önüne gelen ne varsa —taş, toprak, mavi, yeşil— ayırt etmeksizin yutar. Geriye ya çöl kalır ya da hiçbir şey.
Burada biraz İslam coğrafyasına değinmek istiyorum.
İslam coğrafyası, eteğindeki taşları hep içine döktüğü için bu kadar mutsuz, bu kadar öfkeli. İçeride biriken o taşlar o kadar ağır ki, bir türlü yol alınamıyor.
Siz mutlu bir İslam ülkesi biliyor musunuz?
Benim cevabım: Yok denecek kadar az.
İnsanlar dağlar, denizler aşarak, canları pahasına Batı’ya kaçmaya çalışıyor. Peki kimden kaçıyorlar? Elbette IŞİD ve benzerlerinden. Hal böyleyken bunları konuşmayacak mıyız?
“Gerçek din bu değil.” diyenleri duyar gibiyim. Zihinlerinde yarattıkları, romantik ve yorgun ruhlarını dinlendirmek üzere hayal ettikleri bir din var. Bu, tam anlamıyla Godot’yu bekleme hâlidir. Belki de Godot, hiç gelmeyecek olanın kendisidir. Sonuçta siz “bu değil” deseniz de bu adamlar, şu ya da bu ad altında, yüzyıllardır varlıklarını sürdürüyorlar.
Peki bunu nasıl yapıyorlar?
Teopolitik tarihi, sinsice ve ustaca, kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak.
Hz. Peygamber’in vefat ettiği gün başucunda Ali ve Ayşe vardı. Diğerleri ise henüz cenaze defnedilmeden Benî Sâide gölgeliğinde iktidar kavgasına tutuşmuştu, denebilir. Muhacir ve Ensar arasındaki çatışmanın tohumları belki de daha ilk günden atılmıştı. Gadir-i Hum’da emaneti Ali’ye verdiğini ilan eden Peygamber’in kızı Fatıma, amcası Ebubekir’e o gün küsmüştü. Gadir-i Hum’u bilmeden Şiîlik–Sünnîlik ayrımını anlamak mümkün mü?
İlk dört halife, Peygamber’in halefleriyken; sonrasında “Zıllullah fi’l-arz”, yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesi oluverdiler.
İkinci halife Ömer bir suikastla; Osman, adaletsizliğe başkaldıranlar tarafından; Ali ise Haricilerce öldürüldü. Osman’ın mezarının, sahabe tarafından Yahudi mezarlığına defnedildiğini bilmeden bu döngü anlaşılabilir mi?
Sıffin Savaşı’nı, Hakem Olayı’nı, Kerbelâ’da Ali’nin çocuklarının ve Peygamber soyundan onlarca insanın neden katledildiğini; Ehl-i sünneti, Ehl-i re’yi, fıkhî mezheplerin kurucularının neredeyse tamamının yine kendilerine Müslümanım diyenler tarafından öldürüldüğünü bilmeden bugünü anlamak mümkün değildir.
İşte bu adamlar, tüm bu tarihsel kırılmaları ustaca kullanarak kendi varlıklarını sürdürebiliyorlar ve senin dinine zarar verebiliyorlar.
Bu tarihselliği bilmeden, bugün bu yapıların üzerinde oturduğu sandalyeyi altlarından çekemezsiniz.
Sözün özü:
Bu adamları ancak bilerek, ancak yeni şeyler söyleyerek içinizden ayıklayabilirsiniz.
Yeni şeyler söylemek lazım demişken
Ne garip değil mi? Firdevsî’nin, Şîrazî’nin, Mevlânâ’nın çıktığı topraklarda bugün insanlar birbirini boğazlıyor. Yâr’in gamzesindeki o küçücük çukurda ölmeyi dileyen âşıklardan, yâr’i diri diri yakan zorbalara.
Sağlıcakla kalın…