Başlıktan da anlayacağınız üzere bu hafta Siyasal İslam mevzusunu ele almak istiyorum.
Ama öncesinde, geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan konularından biri hakkındaki görüşlerimi kısaca paylaşmak isterim.
Malumunuz, okullar yarıyıl tatiline girdi ve bazı çocuklarımız, üzerlerinde Atatürk portresi ve Gençliğe Hitabe olmayan karnelerini aldılar. İşte tam da bu noktada, yeni karnelerin bu formu elmanın bir yarısında ciddi tepkilere yol açtı. Daha doğrusu, sosyal medyanın yankı odalarında, kendileri gibi düşünen insanlara sadece kendilerinin duyacağı şekilde tepkilerini dile getirmeye çalıştılar.
Atatürk’ün devrimlerine inanan, onun kurduğu Cumhuriyet’e âşık, ona minnet ve sevgi dolu bir insan olarak yapılanı onaylamasam da bundan çok da mustarip değilim. Bunca yıl sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Sahip olunan iktidar gücüyle toplumu dizayn etme gayretleri genellikle beyhude bir çabadır. Toplumun duygusal alanını bir tahterevalliye benzetiyorum. İktidar gücüyle bir tarafa ne kadar yüklenirseniz, sonuç değişmiyor; karşı tarafı daha da yükseğe taşıyorsunuz, tıpkı bir tahterevallide olduğu gibi.
Atatürkçüler bu anlamda AKP’ye koca bir teşekkür borçlu. AKP’nin zaman zaman yaptığı bu türden Atatürk’ü görmeme, onu yok sayma çabaları — ya da şöyle yumuşatayım: Onlar bu niyetle yapmasalar da — yaptıklarının bu şekilde algılanıyor oluşu, son yıllarda Atatürk sevgisini hiç olmadığı kadar artırmış durumda. Bakın, ölümünün üzerinden tam 88 yıl geçmiş bir liderin mezarı her yıl yeni rekorlarla ziyaret ediliyor. Şunu mutlak bir kesinlikle dile getirelim: Son yıllarda giderek zayıflasa da bu toprakların insanları minnet ve merhamet doludur. Anıtkabir’i 2025 yılında 8 milyon 242 bin kişi ziyaret etti. Bunun dünyada örneği yok, muhtemelen olmayacak da. Atatürk’le aynı dönemde Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franco, Rusya’da Stalin vardı. Bırakın mezarlarını ziyaret etmeyi, kaç Alman, kaç İtalyan bu insanların ölüm yıl dönümünü biliyor?
Karne demişken, bizim zamanımızda Atatürk resminin bulunduğu metal paraların üzerine beyaz bir kâğıt koyar ve üstünü kurşun kalemle karalardık. Karaladıkça Atatürk silüeti kağıdın üzerinde iyice belirginleşmeye başlardı. Bu etki öyle bir etki…
Bakın, bir de madalyonun diğer yüzü var. Yaşı yetenler bilir, eskiden Türkiye’de hükümette kim olursa olsun iktidarın formülü şuydu:
İktidar = Asker + CHP.
Bu yapı, tıpkı Adam Smith’in piyasaları düzenleyen görünmez eli gibi, hemen her şeyi dizayn etme gayretindeydi. Bütün ağırlığını şekilce bir Atatürkçülüğe verdikçe, karşı odağında olduğunu düşündüğü tahterevallinin diğer ucundaki muhafazakâr kesimi yükseltmiştir. Cılız da olsa AKP’nin iktidara gelmesinde bunun da payı vardır. Nasıl içinde bulunduğumuz dönem din soslu bir şekilcilikten ibaretse, o dönemde aynı şekilde Atatürk soslu bir ulusalcılıktan ibaretti. Cadde, sokak, stat, park… Aklınıza gelen her şeyin ismi Atatürk ile başlatılıyordu. Ve emin olun, bu Atatürk sevgisini artıran bir sonuç doğurmuyordu.
İçinde bulunduğumuz döneme bakın. Din, din, din dedikçe günümüzün çiğ ışığı altında din gizemini kaybediyor; özellikle gençler açısından renkleri solmaya başlıyor. Unutmayın, dini ancak yaşayarak çoğaltabilirsiniz. Öyle onurluca yaşamalısınız ki insanlar sizin değerlerinizi merak etsin, örnek alsın. Gerisi magazindir, reklâmdır, lafügüzaftır.
Din özel alan ve emek ister. Nereden biliyorsun derseniz, ben de bir zamanlar nefsimi öldürdüm, tennuremi kefen, hırkamı kabrim bildim; öylece dönüp durdum. Dizinin dibinden ayrılmadım içimdeki şeyhin. Aklım istemese de yürümeye çalıştım inanç tarlalarında. Sonunda bir yere vardım…
Bu faslı fazla uzattım. Dolayısıyla Siyasal İslam meselesini gelecek haftaya bırakacağım.
Zahmetsiz rahmet olmaz. İbn-i Teymiyye’yi, Cemaleddin Afgani’yi, Hasan el-Benna’yı, Seyyid Kutub’u, Ali Şeriati’yi bilmeden; cihat, şirk, tağut, darülharp gibi kavramlar hakkında ön hazırlık yapmadan bu konuyu karşılıklı konuşamayız.
Okyanusun ortasında kalmak ya da çölün ortasında kalmak… İkisi de susuzluktur.
Karşılıklı konuşabilmek dileğiyle…