Dün çocuk işçileri konuşuyorduk, ondan önce sokak hayvanlarını, kadınları, şiddeti, sahtekârlıkları, krizleri, geçim sıkıntısını, göçmen sorununu, yolsuzlukları, gelecek kaygısını ve beyin göçünü konuşuyorduk. Uzun bir süredir ise Filistin’de yaşatılan insanlık suçlarını konuşuyoruz. Bugün İran’a karşı yapılan savaş başlangıcı hareketlerini konuşuruz. Bir hafta sonra başka bir ülkeyi, iki ay sonra farklı dört ülkeyi konuşuruz. Sonra aniden parmak bizi gösterir… Peki, bizi konuşacak birilerini bulur muyuz?

Evrenin nokta kadar yerinde yaşama fırsatı bulabilen, kendi dünyasında çok güçlü; ancak bütünde bir o kadar savunmasız ve etkisi olmayan varlıklarız. Türümüze “insan” diyorlar, sohbetlerde ise felsefi ve ruhani bir hava katmak için “insanlık” diye adlandırıyorlar bizleri. Ortalama 80-90 yıl hayatta kaldığımız “Dünya” adlı yerde yaşıyoruz. Türlü mücadelelerle insanlık için düzene sokup yaşanabilecek yer yaptığımız bu Dünya’yı şimdi yine kendi kendimize bozuyoruz. Kirli düşünceler, korkunç fikirler, hırslar, doyumsuzluklar… Sonuç ise: “Eğer Dünya yaşanmayacak hale gelirse insanlar nerede yaşamını sürdürür?” araştırmaları.

İnsanlığın başına bir şey geldiğinde bizler bütün olmak yerine ayrı kutuplara çekiliyoruz. Bazılarımız, sanki böyle olaylar hiç yaşanmıyormuş gibi, bir gün sıra ona gelmeyecekmiş gibi kendi sesini açıp bu tarz olayları sessize alarak yaşamına devam ediyor. Bazılarımız, biraz daha vicdanlı olanlarımız, kendi çevresiyle bu konu hakkında konuşuyor; sadece görüyor ve duyuyorlar. Bazılarımız ise bunları daha geniş kitlelere bildirmeye, farkındalık yaratmaya, ters giden bir şeyleri haykırmaya çalışıyor. Hem vicdanlı hem de cesur olanlarımız ise ters giden şeylerin üzerine yürüyor.

Geçtiğimiz günlerde, cesareti ve vicdanlarıyla hayran bırakan 12 aktivist, adını Gazze’nin ilk ve tek kadın balıkçısı Madleen Kullab’dan alan Madleen Gemisiyle yola çıkmıştı. Rotaları “insanlık”, hedefleri ise artık yardım hareketini başlatmaktı. Gemilerinde savaş aletleri değil, insani yardım taşıyorlardı. En ağır yükleri ise vicdanlarıydı. Azınlığın başlattığı ve bütün dünyanın susarak ortak olduğu bu insanlık suçuna “dur” demek için bir avuç insan, bütün dünyaya karşı yola çıktı. İşgalci İsrail yine, bütün dünyaya rağmen, insani yardımın önünü kesti; bu amaçla yola çıkanları ise alıkoydu. Belki yardım ulaşmadı ama bu yardım hareketi, bizlere hâlâ bir şeylerin değişebileceği fikrine ışık tuttu. Birimize cesaret, diğerimize farkındalık oldu.

Biz ne söylersek söyleyelim, ne yaparsak yapalım, hep “Ateş düştüğü yeri yakar,” denir, değil mi? Peki, o ateş uzun süredir insanlığın üzerine düşüyorken neden kimse yanmıyor? Bugün insanlık olarak ortak acılarda birlikte yanmıyor, görmüyor, duymuyor ve tepkisiz kalıyorsak; yarın görmezden geldiğimiz o ateş bize sıçrayabilir. Sessiz kalmak, suçu işleyenlerin sırtını sıvazlamaktır. Ve eğer yapılan zulme maruz kalanlara yardım etmiyor, yalnızca izliyorsak, asıl yardıma ihtiyacı olan bizlerizdir.

Tüm bunları düşündüğümüzde, insanlık adına yanmaya cesaretiniz var mı?