İyi ki yolcuyum. Direksiyon başında olsam yollara bu kadar dikkatli bakabilir, bakıp derin düşüncelere dalabilir miydim bilmiyorum. Sanmam. Benim yer yer bu dibe dalıp çıkmalarımla güvenli bir yolculuk olmaz eminim.
Bu yüzden düz yolcuyum. İyi ki de öyleyim. En basitinden tabelalardaki işaretlere bakmama lüksüm, dikkat edilen ikazları umursamama hakkım var. Çünkü yolcuyum. Yolun keskin virajlarında gaz -fren dengesini sağlamak, yakındaki dönemeci unutup geçersem daha fazla ilerlememek için bir sonrakini kollamak, arkamdaki koltukta oturanın can yükünü omzumda taşımak zorunda olan kişi değilim ben. O sürücünün işi. Pekâlâ yayan da yolcu olabilir insan ama "bedelini ödediyse "canı neyi görmek istiyorsa ona bakabilir, neyi önemsemek istiyorsa ona verebilir aklını. Bedeli ödenmiştir çünkü!
Yine geçen gün mecburi bir istikamete doğru yoldayım, anın tadını çıkarmaya uğraşıyorum. Gözüm kâh gökyüzünde kâh ağaçlarda. Bakılmaya değer bir manzara yoksa o zaman da yolun şeritlerinin sağına soluna gelişigüzel yamalanmış kısımlarında. Giysilerdeki yamalara alışkınım da ondan mı bilmem yoldaki yamalar bir garip geliyor. Yol yapım çalışmalarından kimlerin kar sağladığı ya da bu bozulmuş yolların ne zaman yapıldığıyla zerre ilgilenmek gelmiyor içimden. Onu kahvehanelerdeki ihtiyar delikanlılara bırakıp umursamaz bir tavır takınıyorum.
Ben daha çok asfalt yoldaki bu irili ufaklı yamaların nasıl olduğunu, onları yapan işçileri, tüm yamalı yolları, sonra “yollara” durmadan neden “yama” yapıldığını düşünüyorum. Bu da yetmezmiş gibi hayatımızdaki düzeltmeye çalıştığımız hataları yamalara benzetiyorum.
Bitmeyecek sandığım bozuk yola yapılmış yamalar bir ara gözden kayboluyor. Bu kez de gözüm tekerleklerin bıraktığı fren izlerine takılıyor. Bir saatlik yol boyunca otoyolda çokça fren izi görüyorum. Tekerleklerin simsiyah izlerinin olduğu gibi asfalta çıkmış olduğunu görünce sürücünün can havliyle frene basmış olabileceğini hayal ediyorum. O işlek yol üstünde öyle bir fren izi bırakmak ciddi bir kazanın önüne geçmek için hayati bir hamle gibi geliyor önce. Belki bu hamle büyük bir faciayı önlemiştir belki de ucuz atlatılmış bir kazanın geriye kalan acı hatırasıdır. Belki de… O an nedense bir daha asla kapanmayacak bir yara izi gibi geliyor bana orada boylu boyunca yatan fren izi. Demek şu an üzerinden geçtiğimiz yolda bu izlerin sayısı kadar çok gergin anlar yaşandı. Kim bilir bu fren seslerine kaç çığlık karıştı? “Demek yolun bu sık sık virajlı yerleri tekin değil.” diye düşünüyorum. Şoföre bakıyorum. Öfkeli bir tip. En olmadık yerlerde hız yapmaktan hiç çekinmiyor. İşine müdahale etmek isteyecek kadar tedirgin olduğumu fark ediyorum. Yoksa ne işim olur benim sürücünün yapıp ettiğiyle. Herkes üstüne düşeni yaptıktan sonra kim kime niye karışsın ki! Benim adım yolcu. Benim yolumun üstündekiler mücadele etmem için zaten bana fazla geliyor bir de neden sürücünün yükünü üstleneyim. Ben de yolcu olma hakkımı kullanıp ardıma yaslanarak yolculuk yapmayı çok isterdim ama bir kere tedirgin olmuş bir insanı ancak onu tedirgin eden kişi sakinleştirebiliyor bunu bir kez de burada anlıyorum.
Aslında sürücü de alıyor uğraşının karşılığını. Bu yorgunluğunun bedeli ona da ödeniyor. Sonra içimizde güzergahı en iyi bilen olarak anılıyor adı. Az şey mi bu !
- Madem o koltuğa seni oturttular, sana bu işin ehlisin diye ehliyet verdiler, insanlar sevdiklerini, canlarını emanet ettiler sana oranın hakkını vereceksin! Kasım kasım kasılarak, yerli yersiz öfkeni savurarak yapılacak iş değil bu! “diyecek oluyorum. Boğazıma kadar gelmiş cümle kızgınlık sözlerini “Ya Sabır” eşliğinde yutuyorum.
Dikiz aynasından kızgın bakışlarıma denk gelmesini beklememe rağmen hiç oralı bile olmuyor. Bana kimse ” karışamaz” havaları var adamda. Hız ibresinde görünenle yolun üstündeki azami hız sınırı tabelasında yazılanın örtüşüp örtüşmediğini kontrol etmemden anlıyorum yolcu olma statüsünden çıktığımı. Sırf benim değil araçtaki hiçbir yolcunun müdahalesini ciddi almayacak cinsten bir eda var adamın yüzünde. Ancak radara takılırsa durur da alır boyunun ölçüsünü diye geçiyor aklımdan. Hoş, iş işten geçtikten sonra dursa ne durmasa ne! diye verip veriştiriyorum içimden. Patates küfesi taşımıyor ki içinde can taşıyor can!
Son anda acı bir fren sesine iki çocuk çığlığı içe içe geçiyor. Hangisi ne sesi seçilmiyor. Daha da kimse durduramıyor beni. Açıyorum ağzımı yumuyorum gözümü.
Şoför de ben yolcuyum diye beni ne sandıysa artık,
- "Sana ordan oturup konuşması kolay tabi, gel sen kullan kolaysa! Sen bana karışamazsın! “Demez mi? Bu canlarımızı hiçe sayan hoyratça tavrını örtbas edecek keşke daha aklı başında bir savunma cümlesi olsaydı belki bu kadar çata çat konuşmazdım. Ama fazlasıyla hak etti. Beni öyle pencereden bakarken börtü böceği izlerken gördü diye yol iz bilmediğimi kural kaideden bihaber sandı herhâlde.
-"Benim talip olduğum şey sürücü olmak olsaydı emin ol orada ben olurdum ben yolcu olmayı seçtim aramızdaki fark bu! “Deyince adam susuyor. İkna olmuşa benzer bi susma değil bu biliyorum, dahası gelecek ama ben dahasını duymaya tahammül edemiyorum.
Yoldaki kazaları, vaktiyle yaşanmış acıları, fren izlerini gösteriyorum diye kötü olduğumu, "yolcu" ünvanımın hafife alındığını anladığım an müsait bir yerde inmek istiyorum.
Yol bozuk da olabilir, sonradan da bozulabilir. Bozuk yoldan geçerken kendi ayaklarından daha güvenilir hiçbir şey emniyetli olmuyor bunu iliklerime kadar hissediyorum.