"Beş büyü" olarak değişmeli artık şu "beş duyu" dedikleri kavram. Duyumsayamıyoruz çünkü büyüleniyoruz. Başka bir izahı yok bu gidişatın. Keşke takdire şayan bir mesele için demiş olsaydım ama maalesef kanıyor, yutuyor, uyutuluyor anlamında büyülenmiş gibiyiz hepimiz.

Tat desen tat yok ama yine de alıp tüketmeye devam ediyoruz. Sırf rengi ve şekli tutuyor diye hem de. Yeşil mi yeşil marul, tamam razıyız. Kokusuz lezzetsiz bir şey üstelik ve asla sofrada lezzetle yemeği hayal ettiğin, salata tabağında olsun dediğin marul değil. Bir öğreniyorsun kimyevi bir mayi enjekte edilmiş sıvının içinde saniyeler içeresinde kıvrıla kıvrıla yapılan bir şey, bu büyü değil de ne!

Kulağın işittiğine de kayıtsız şartsız inanabilmek büyük cesaret artık. Klavye başında minik birkaç dokunuşla şip şak, al sana yapay zekâyla istediğin kişinin sesi... Ölmüş adamın sesini  bile birebir taklit  ediyorlar, ayırt et edebilirsen.

En son da eti, teni, harekeleri ile tıpa tıp kundak bebeği tasarlamışlar. Hele üzerinde kıyafetleriyle, bıcır bıcır hâliyle insan bir kere dokunup hissini kontrol etme ihtiyacı hissediyor. O derece. Pes diyecek oluyorsun, sonra büyük kalabalıklar teknolojiye methiyeler yağdırınca kendinden utanacağın geliyor.

Bütün bunları yapan, koku işini halledemez mi, hem nasıl eder, çocuk oyuncağı. Çocukların elindeki o minik kutu sütler yok mu, çocuk kamışı takar takmaz etrafa keskin bir çilek kokusu yayılıyor ama içindekiler kısmına bir bakıyorsun, çilekten eser yok. Zerre miskal çilek yok. Gel de şaşma.

Benim en çok acıdığımsa göz. Koklamaya, tatmaya, işitmeye ve dahi dokunmaya rahmet okutacak cinsten onun hâli. Yazık ya hu, dile gelse "Ben, bu zulüm için mi yaratıldım?" der resmen. Bir uzva bu kadar da ağır yük yüklenmez ki. Zavallı. Bakıp bakıp doymadığına mı, görüp idrak etme tembeli olduğuna mı, göre göre acıya aşina oluşuna mı yanmalı önce bilemedim. Üstelik böylesi bir çağda her şey en çok onun aleyhine işliyor. Ekranlar, insanlar... sanki hep bu duyunun gerçek vazifesini unutturmak için el ele vermiş durumda.

Sokakta canlı kanlı yürüyor olduğunu görmesem tepeden tırnağa vitrinlerdeki cansız mankenlerden biri olduğuna yemin edebileceğim kadar çöp gibi ipince bir kıza hasetle bakan, yaşıtlarına göre hayli kilolu orta yaşlı bir kadın; yaşıtlarına göre epey kilolu orta yaşlı bir kadına, gençliğini hatırlayıp maziye geri dönemediği için hayıflanarak bakan eli kolu poşetlerle dolu yaşlı bir teyze; eli kolu poşetlerle dolu olan yaşlı kadına avının üstüne atlamak üzere aslan gibi bakan bankta yatan evsiz bir adam; bankta yatan evsiz adama bakan, yaşına ve yaşadıklarına küfreder gibi bakan plastik şişe toplayan çocuk; plastik şişe toplayan çocuğa bakan elleri ceplerinde işsiz bir delikanlı...  

Hepsine birden şehrin en yüksek kulesindeki mevziden bakan, küçük dağları kendisinin yarattığını iddia eden iş adamı... Dövünen de övünen de hepsi aynı karede. Bir izleyiciye bu denli ihtiyaç duyulan bir zaman daha görmemişken kimi neden izlememiz gerektiği ile kime neden seyirlik olduğumuz karışmış durumda.

Bakıp bakıp hırslanmak düştü gözün payına.

Onca duyu için hazırlanmış paket programlar varken göz bundan muaf mı tutulacaktı. Göze imtihanların en büyüğü düştü. Gözünü sakınmayan tuzağa düştü.

Trafik kazaları olur ya hani peş peşe. Zincirleme trafik kazaları… Artık aynısını biz yaşıyoruz. Gence bakan yaşlı, güzele bakan çirkin, zayıfa bakan güçlü, kadına bakan adam, adama bakan kadın, hepsine bakan çocuk... Zincirleme kazalara karışıyoruz hepimiz. Trafikte yaşadığımız kazalar azmış  gibi kişiliklerimiz arasında birbirimizin hayatlarına vuruyoruz. Hem kendi parçalarıma sahip çıkayım hem de başkasına ekleneyim, hem izleyeyim hem izleneyim derken her yer kaza mahallini andırıyor; faturayı ise göze kesiyoruz.