Yaş aldıkça kazandığımız pratik deneyimler mi bizlere bir güne bu kadar çok şey sıkıştırmamıza sebep oluyor, yoksa hayatımızdaki dış etkenler mi bizlere yavaşlamayı unutturuyor?
Eskiden vakit daha yavaş akardı. Sabah uyandığımızda kahvaltı yapmaya, belki televizyon karşısında haberlere göz atmamıza, okulumuza veya işe gitmemize; eve geldikten sonra yemek yiyip ardından sevdiklerimizle buluşmak için sokaklara düşmeye yetecek kadar yavaş akardı.
Günümüzde ise çoğumuz, sabahları alarmları erteleyerek güç bela kalktığımız yataklardan gerek okula gerekse işe yetişmek için alelacele evlerimizden çıkıyoruz. Şanslıysak yolda geçirdiğimiz vakitte simit yiyip çay içebiliyorken; şanssızsak, günün en önemli öğünü olarak adlandırılan kahvaltı sadece izin günlerimizde bir aktivite olarak hayatımıza dahil oluyor. İş ve okul gündüzlerinden geriye kalan akşamlarda ise akşam yemeği ve çay saati ardından, bir sonraki iş veya okul gündüzüne hazırlık yapılıyor. Ne kadar alışılmış ve sıradan bir rutin, değil mi?
Her gün aynı işlere yetişmeye çalışıyor veya benzer şeyleri yapılacaklar listemize ekliyoruz. İşimizde hızlandıkça kendimize vakit kalacağını, belki başarıya ulaşacağımızı sanıyoruz; ancak sadece hızlandıkça arta kalan vakitleri, aynı işin bir miktar fazlasıyla dolduruyoruz. Tıpkı durmadan akan bir nehri boşaltmaya çalışmak için nehirden bataklığa kova kova su dökmek gibi bir yaşantı… Ne nehri boşaltabiliyoruz ne de su döktüğümüz yeri yeşertebiliyoruz.
Diğer tuhaf olan şey ise bugünün işini yaparken hep bir sonraki güne odaklı yaşıyor oluşumuz. O kadar çok bir sonraki adıma, göreve veya hedefe odaklı ilerliyoruz ki bugünün kıymetini unutuyoruz. Vaktimizi, kendimizi ve sevdiklerimizi hep görev zihniyetiyle öteliyoruz. Nedense hep bir yıl sonraya, bir sonraki zamlı maaşa, seneye kesinlikle değerlendireceğimiz izinlere, daha iyisini bulacağımız işimize bel bağlayıp; onun haliyle günümüzü ve kendimizi tüketiyoruz.
Üzgünüm ancak biraz durup, yavaşlayıp hayatımızı gözden geçirmeye hepimizin çok ihtiyacı var. Gerçekten bugün olmak istediğimiz, yaşamak istediğimiz hayatı mı yaşıyoruz? Belki de bu kadar plansız ve alelacele gitmek istediğimiz yerler, varmak istediğimiz yerlerle aynı değildir. Belki de yapmayıp ertelediklerimizin pişmanlığı, yaptığımız şeylerin pişmanlığından daha acı vericidir. Belki de yaşadığımız yaşantı için değil; yaşama ihtimalimiz varken yaşamadığımız hayatlarımız için görece daha mutsuz insanlarızdır.
Diyorum ki, kim bilir, belki de biz sınırlı vakitleri olan canlıların gerçek zamanı; sayılarla veya tarihlerle değil, hatırladığımız anılarımızla ölçülüyordur.