26 yıl… Ne uzun bir zaman dilimi.
26 yılda neler yapılır, neler inşa edilebilir?
Marmara Depremi'nin üzerinden de 26 yıl geçti, koskoca 26 yıl.
Zaman kavramı görecelidir; eğer mutluysanız o yıllar su gibi geçer. Ama enkaz altında bir parçanız kaldıysa, zaman sizin için orada durur.
Çok uzatmak istemiyorum aslında… Çünkü hangi cümleyi kursam, geçmiş 26 yılda kurulmamış, söylenmemiş bir cümle olmayacak. Veyahut okumadığınız, duymadığınız…
Elbette ki atılan adımlar var, yapılan çalışmalar var. Hepsini de takdirle, umutla karşılıyoruz.
Fakat 26 yıl sonra bile şehirde yıkılması gereken binalarımız varsa, küçük de olsa eleştirme hakkına sahibiz.
Aslında çok büyük acılar yaşadık.
Keşke sadece 17 Ağustos gecesiyle kalsaydı diyebileceğimiz büyük acılar tekrar etti.
Bir araştırma yaparken beni hayrete düşüren bir haber gördüm. İlk gördüğümde “Nasıl olabilir, bu nasıl bir anlatım?” demiştim. Şimdi durup bakınca “Tarih tekerrürden ibarettir” lafını etmeden geçemiyorum.
1943 yılında yayımlanan Sakarya Dergisi’nin 6’ncı sayısında şöyle bir başlık var:
“Felaket içinde sevinç.”
Felaket içinde sevinç olur mu?
Oluyormuş!
Dergi, bir önceki sayısında o yıl yaşanan Adapazarı-Hendek depremini yazıyor. Bu başlığın altında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün deprem bölgesine gelmesi üzerine şu ifadelere yer veriyor:
“Adapazarı, zelzele felaketinden beri tüm ruhlara bir kabus gibi çöken derin sıkıntısını birkaç saat içinde atıverdi. Sanki felaket yuvasının üstüne birden birebir sevinç nuru indi. Türkün en büyük oğlu ve en yiğit kahramanı başbuğunun, geleceği havadisi kulaktan kulağa esrarlı bir sarhoşluk ve coşkunluk yaratan ilahi bir sır gibi yayıldı.
…Herkes felaketini unutmuş, ölüsünü unutmuş, yıkılan evini unutmuş: ne olduğunu unutmuş gibi idi. Meğer harabede de bayram olurmuş.
…İstasyon birkaç dakikanın içinde sanki saadetten çıldırmış bir insan kitlesiyle doluvermişti.”
O gün şaşırdığım şeylerin, ne yazık ki aradan geçen onca zamandan sonra tekrar yaşanabileceği aklıma gelmemişti.
Hangi yönden bakarsınız bilemem ama… Kazanılacak hiçbir şey, giden bir canın, yaşanan acının, korkunun telafisi olamaz.
Sonrasında yapılan, güzel gösterilmeye çalışılan hiçbir şey güzel değil.
Tedbiri varken yaşanan acıların üzerine inşa edilen hiçbir şeyin adı “mutluluk” olamaz.
Yine depremi anlatan yazıda şu ifadeler kullanılmış:
“Bir zamanlar her felakete koşanlar, her muhtacın elinden tutanlar ve her düşeni kaldırmağa çalışanlar şimdi ellerinden tutulmak ve yardım görmek ihtiyacındadırlar.
…Derdimizle hem dert olanlara şükran ve saygılarımızı, yalnız kesesini ve nefsini düşünenleri de nefret ve kinlerimizi unutmıyacağız.”
Unutuyoruz.
Maalesef ki unutuyoruz.
Bizim yaralarımız sarılmasın, biz düşmeden elimizden tutulabilecekken sonrasında elimiz tutulmasın.
Ve bu bir lütuf olmasın.
Eğer 82 yıl sonra hâlâ aynı şeyleri yaşayabiliyorsak…
Bir oturup düşünelim derim.
Ama biliyorum ki, seneye de aynı konuları konuşuyor olacağız.…