Geçinmek artık bir plan değil, bir mücadele. Bizler de bu mücadelede çoktan kayıplar vermeye başladık. Önce sosyal yaşantımızdan başlayan bu kayıplar, zamanla mutfak dolaplarımıza kadar ulaştı. Şimdi geldiği durak ise zengin-yoksul fark etmeden kaybettiğimiz “hayat pahalılığı algımız” oldu.
Artık hayat pahalılığı algımız bir hayli kapalı. Duyduğumuz hiçbir fiyata şaşırmıyor; “Yine zam gelmiştir.” veya “Bilindik bir yerdir belki.” diyerek kendi içimizde bu durumu normalleştiriyoruz. Sokak köşesindeki simitçiye de Sapanca Gölü’ndeki kafeye de hak ettiğinden daha fazla ödeyecek bir algıya sahibiz artık. Çark Caddesi’nin başındaki mağazada daha uygun olan bir şala, Çark Caddesi’nin sonundaki mağazada daha pahalı bir fiyat ödeyebiliriz. Sorgulamayız; bu durumu kendi kendimize kesinlikle aklarız.
Aslında bu, yeni nesil bir hırsızlık. Normal hırsızlıktan farkı, varlıklarımızı kendimizin isteyerek veriyor oluşumuz. Kimse zorla veya hileyle cebimizden parayı almıyor; ancak algı kaybımızdan çok güzel faydalanılıyor.
Ancak benim dikkatimi çeken şey ne yeni nesil hırsızlık ne de hayat pahalılığı. Benim dikkatimi çeken şey, bizlerin bu duruma şaşırmıyor ve sorgulamıyor oluşumuz. Zaten asıl olay burada başlıyor. Şaşırmıyor, sorgulamıyor ama alışıyoruz. Bir işçinin günlük maaşı, görece daha güzel manzaralı bir restorandaki yemeğe yetmiyor; ancak biz neden fahiş fiyat olduğunu sorgulamıyor, işçinin neden orada yemek yeme isteği olduğuna şaşırıyoruz?
Önce cüzdanlarımızı yoksullaştıran bu hayat pahalılığı, şimdi algılarımızı yoksullaştırıyor. Bizler de bu duruma alışıp kabulleniyoruz. Kabullendikçe mücadelemizi kaybediyoruz