Bazen yokmuş gibi yapmak, var eder insanı. Tepeden tırnağa orada hazır ve nazır olsan da yoklamada yok yazılmaya razı olmak gerekir. Ne konumda olduğunu bilemezsin de "benden bahsin sırası ve yeri değildi" zırhını kuşanırsın ve tanımlanmamış varlığınla ilgili türlü senaryolar kurarsın. Olur bu. Duymazlıktan gelinmekten çok daha acıdır. İçini ivil ivil yer. Bir şey demezsin. Konuşmayı yakıştıramazsın. Ağzın henüz yaratılmamış olduğunu varsayarsın.
Koleksiyonculuğun marazi bir şey olup olmadığı fikrini deşersin durduk yere. Ne takıyorsun bu kadar kafana, takma, ikazına maruz kalıp tutkallı bir "boşveeeer!" nasihatine muhatap olunca el âlemin eski püsküsünü alıp eve doldurmuş gibi hissedersin kendini. Yük sözcüğünden türemiş bütün sözcükler birinci olmak için sıraya girer zihninde. Hepsinin içinden sıyrılıp gelen yüksük sözcüğünü sever, yüksük koleksiyonu olanları düşünürsün. Sonra birden babaannenin şifonyerinin üstünde onlarca mineli yüksüğü olduğunu hatırlasın. Sadece hatırlamak mı… Kutu kutu ilaçlarının içinden en keskin olan vicks kokusunu genzinde hisseder de o anki konuşulanları bile duyarsın. Çünkü seslerin uçup gitmediğine, zabıt tutar gibi eşyaların içindeki boşluklara dolduğuna ve beklenmedik bir yerden çıktığına inanırsın.
Peki ya ben? Terzilik yapmam etmem onun gibi. Neden bunca yüksük durur ki çekmecemde, diye fikrinin hem savcısı hem avukatı olursun.
Benimki yüksüğü, yüksüğün kıymetini bilmeyenlerin elinden kurtarmak telaşıdır belki. Belki hiçbir zaman sahip olamadığım bir sanatın hakkını vermek hatta özenmektir. Belki de minicik de olsa iğnenin parmak ucuna vereceği zararı engelleyecek bir eşya olmasına duyduğum saygıdır.
İstiflemenin de bir şanı olması gerektiğini fısıldar sana kullandıkça yarıya kadar yanmış mumlar, senin için damla damla toplanan nisan yağmurları…
Yıllar içinde, şehir değiştire değiştire hararetten yarıya inse de nisan yağmuru şişeleri, sahip olduğun mutluluğun mühürleridir, kaybolmamaları gerekir. Onlar kaybolursa mutluluğun da kaybolacak gibi gelir; mumları yarısında söndürür kenara kaldırırsın, şişeleri kırılmasın diye kırk kat bohçalara sararsın. Altına notlar düşülen kurumuş çiçekler, özenle hazırlanmış fotoğraf albümleri, daktiloda yazılmış sevda mektupları, uçarak gidilen filmlere ait biletler, telefon kartları, doğum günü tebrik kartları, dergi nüshaları, gazete kupürleri, alınan hediyelerin ambalajları ve daha nicesi, asla çöp ya da yük değildir. Asıl yükün, evde istiflediklerimizin değil affedemediklerimiz olduğunu fark edersin. Dilinde çöp biriktirmesin insan yeter ki dersin. Dilinde çöp biriktirmesin...
Uzun cümlelerle efkârlanır, verseler sayfalar dolusu yazar, anlatırım demekten utandığın zaman, Yunus'a bir kez daha hayran kalırsın.
Bizi anca Yunus toplar, Mevlana toparlar, der; onlar gibi olamayınca sessiz kalabilmeyi dilersin. Susunca yok sanırlar seni hâlbuki sen böyle var olmayı tercih edersin.