"Taş yerinde ağırdır"; yani kişinin değeri kendi yerinde, ait olduğu çevresinde bilinir demenin kısa yolu olsa da, biraz daha derinleştirdiğimizde farklı anlamlar çıkartılabilen atasözüdür aslında.

Bir insanın veya bir şeyin değeri, ait olduğu yerde ortaya çıkar. Ait olduğu yer, değerine değer katar; taşını ağırlaştırır, gelişmesini, onu bugüne getirmesini ve yarınını şekillendirmesini sağlar. Yani bir nesnenin veya canlının gerçekten ait olduğu yeri bulması, orada kök salıp çevresine açılması önemlidir. Ancak bu şekilde tam olarak kendini bulur, ağırlaşır.

Ancak bizim toplumumuzda, bizim düzenimizde taşlar çoğu zaman yerli yerinde değil. Değerli olan şeyler; yeteneklerimiz, kültürümüz, aydın zihinlerimiz ve toplumu oluşturan vatandaşlarımız gerektiği kadar kıymet görmüyor. Bunların yerini torpiller, sahte diplomatik ilişkiler, çakıl taşlarının birleştirilmesinden oluşan, tuğla niyetiyle hazırlanmış sahte taşlar alıyor.

Bir önceki paragraftan anladığınız gibi, bu durum “taş yerinde ağırdır” sözünü atasözü olmaktan çıkarıp, sosyal hayatımızın acı bir gerçeği olarak gözler önüne seriyor. Sıradanlaşan liyakatsizlik, ehliyetsizliğe verilen primler, başarılı olanların yerine torpilliler; emek yerine hırsızlık, süslenmiş ve altı pamuklarla doldurulmuş boş yetenekler, bu acı gerçeği her geçen gün besliyor. Kendi değerlerimizi ait oldukları yerlere yerleştiremeyip, dışarıdan gelenlere kucak açarak büyük bir hayranlıkla izliyoruz. Ardından hep bir ağızdan konuşuyoruz: Yerinde olmayan, buraya tam oturmayan, düzeni bozan, çıkıntı olup pürüzlük yaratan taşlarımız var. Evet, doğru bildiniz; çirkin görüntüye sebebiyet veren, yerli yerinde olmayan taşlarımız var. Tıpkı yapbozun yanlış yerine yerleştirmeye çalışılan parçaları gibi, şekilsiz, altı boş ve havada.

Bugün; eğitim, sağlık, turizm ve ülkemizde bulunan her sektörde bunlarla karşılaşmak ve sadece kafamızda soru işaretleriyle bakıp geçmek normalleşti. Gençlerimiz, emeksiz ve hızlı yoldan yükselebilmenin peşinden, uçurtma peşinde koşar gibi; öyle dikkatsiz, öyle hipnotize olmuş gibi koşarak gidiyorlar. Çünkü heybelerini, taşlarını doldurabilecek, kendilerini ağırlaştırıp zeminine kuvvetle basabilecekleri fırsatları bulamıyorlar. Kendi yerlerini bulamıyorlar. Sonuç olarak bizlere sunulanlar; kalitesiz iş, güven kaybı ve umutsuz bir toplum oluyor.

Ekonomimizde de durum çok farklı görünmüyor. Üretimden, emekten daha çok rant ve bağlantı ön plana alınıyor. Kurala uygun oynayarak, düzeni bozmadan iş yapmaya çalışan işletmeler bu oyunda saf dışı kalarak; yerini hileye başvuran, kısa yoldan daha çok kazanmaya çalışan işletmelere bırakıyor. Toplumumuz ise yavaşça yerine yerleşip sağlam bir zemin yaratan taşları değil; kısa süreliğine parlayan, ışığı sönünce içi boşalan taşlara alkış tutuyor.

Bizler bu ülkenin bireyleri olarak, bu yeni düzenden payımıza düşeni almaktan hiç çekinmiyor; kendi yeteneklerimizi, emeklerimizi değersizleştirip geçici meşhur olma peşinde koşarken, kalıcı olabilecek başarılarımızı sandallara koyup ters yöne doğru akıtıyoruz.

Oysa her birimiz biliyoruz ki, ilk paragrafta söylediğim gibi, bir birey veya bir nesne gerçekten ait olduğu yerde hem kendisine hem çevresine fayda sağlayabilecek ağırlığa ulaşabilir. Ancak orada hak ettiği değeri görerek, yeteneklerini takdir ettirebilir. Bu sebeple, güçlü ve sağlam olmak için nerede, kiminle, nasıl olduğumuzu ve ne yaptığımızı gözden geçirmemiz gerekir.

Bu farkı yaratmaz, bize hizmet etmeyen fikirlerimizi, davranışlarımızı ve yeteneklerimizi bizden soyutlamazsak; her zaman dışa bağımlı, değersizleştiren bir birey olarak kalmaya, bireyler olarak toplumu oluşturduğumuz için aynı şekilde dışa bağımlı ve değersizleşen bir toplum olarak kalmaya mahkumuz.

Unutmayın, dünyayı taşımak ancak sağlam, ağır ve birbirine örülmüş taşlardan oluşturulmuş zeminde mümkündür.