Geliştik diye övünmeyelim, gelişmemişiz ne yazık ki. Kahramanmaraş merkezli ve on ilimizi etkileyen dokuz saat arayla üst üste iki ana deprem bunu açıkça gösterdi. Oysa biz 1999 depremini yaşamıştık. Kim sorarsa oradan bir tecrübemiz vardı. Yokmuş meğer. Kazanç uğruna gene canlar feda edildi. Yaşanan deprem şaşkınlığın ardından gene arama kurtarma ekiplerinin, iş makinelerinin  birlikte hareketini düzenlemekte yeterli düzeye erişilemedi. Bunu bölgede canlı yayın yapan televizyonlardan gürdük. Buradan ülkemizde en ucuz şeyin insan canının olduğunu anlıyoruz. Trafik kazalarında ölürüz, iş kazalarında ölürüz, maden ocaklarında ölürüz, yangında, selde ölürüz, satın aldığımız evlerden ölürüz. İmar barışıyla üste para vererek de ölürüz.

 

Ünlü Fransız düşünürü Albert Camus “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.” demiş. Bizi görse ne derdi acaba?

 

Kahramanmaraş merkezli deprem gibi kışın değil, Ağustos ayında yakalandığımız 1999 depreminde hava sıcaktı, geceleri konu komşu kümeleşerek, sokakta ve açıkta, gençleri nöbetçi bırakarak uyuduk. Mahallemizin muhtarı bile evini terk etmiş, nerede olduğu bilinmiyordu (tüm bunlara rağmen 2003’te gelen ilk seçimde olmak üzere dört kez seçim kazandı). Azaları işi düzenlemeye çalışıyordu. Diğer yöneticilerimizde muhtarımızdan farklı davranmamışlardı. Birçoğu ya köylerine, ya da il dışına gitmişlerdi. Halk kaderiyle baş başa kalmıştı. İlk gün içecek su, yiyecek ekmek  yoktu. İkici  gün İstanbul’dan ve yakın illerden yıkılmış binalar, kapanmış yollara rağmen yardımlar gelmeye başladı. Ardındaki günlerde ülkemizin her ilden yardımlar yağdı. Sonra işler yavaş yavaş ilerledi ve çadır kentler, ardından prefabrik semtler oluştu. Altı ay sonra alt yapı çalışmaları başladı. Şehirde engelli sayısı artmıştı. Bacağını, kolunu kaybedenler olmuştu. Anasını, babasını, eşini, çocuğunu, arkadaşını, dostunu kaybeden çoktu. Herkes derin bir kederin içindeydi. Şimdi aynı kederin içine düşen Güneydoğulu yurttaşlarımızı çok iyi anlıyorum. Televizyonlardaki her görüntüde gözyaşlarımı tutamıyorum. Arkadaşım Afet Hanım depremden sonraki ilk pazar günü için şunları yazmıştı: “Karda kışta bölsen simidi iki lokmaya, gitmiyor körolası aşağıya ‘Onur da ağlar’ diyor, ‘ben şairim, yani yürek, namus işçisiyim’ diyen... (Ahmet Arif’ten söz ediyor.) Çok acı da, fazla oluyor, güç yetmiyor gerçekten.”

 

Bize bunları yaşatan kim? Yılmaz Özdil’in buna cevabına bakar mısınız?

“Bu sahipsiz memlekette, üç işi canı çeken herkes yapabilir, müteahhitlik, siyasetçilik, gazetecilik, biri yapar, biri onaylar, biri alkışlar, diploma istemez, donanım istemez, canı çeken herkes yapabilir, netice bu… Bu kafayla toplu konut goygoyu yaparız, anca toplu mezar kazarız.”

 

Mehmet Yılmaz da T24’te karşı karşıya kaldığımız durumun sebebini şöyle belirtmişti: “Her şeyi bir üst makamdan bekleyen, yeteneksiz ve inisiyatif kullanabilmekten uzak kadroların elinde kalan kurumlar, depremden sonraki en hayati ilk saatlerde gözlerine far tutulmuş tavşanlar gibi donup kaldılar.

Bunu kaç kere yazdım, hatırlamıyorum: Tarihteki devletler bir günde çöküp gitmediler. Önce onları ayakta tutan kurumları çöktü, son çöküş için bir tek fiske yetti! Bu kimi zaman bir savaş oldu, kimi zaman bir doğal afet.”      

 

Önemli olan deprem sonrasında yapılacak müdahale, bu müdahalede arama kurtarma ekiplerinin, iş makinelerinin birlikte ve düzenlenmesi konusunda kurumların ayakta olması şart. Depremi geçiren şehrin yaşadığı şoktan dolayı ilk anda bu beklenemeyebilir. Bu konuda Adapazarı doğumlu Yeni Şafak yazarı hemşehrimiz Faruk Aksoy deprem yerinden yaşayarak gördüklerini anlatırken asker ve polisten söz etmişti. Bülent Özdemir bu gerçeği şöyle haykırıyor: “(...) her ülkenin en doğal örgütlenmesi ordusudur. Her senaryoya göre bir harekat planı vardır. Ve harekat planı için elinin altında insan kaynağı, lojistik alt yapı, iletişim sistemi, teçhizat, donanım, emir komuta zinciri, disiplin, maddi kaynak, bütçe gibi her türlü gerekli araç vardır. Maraş’ta Jandarmanın elinde 45 tane 50 metre derinliğe kadar canlı olup olmadığını gösteren seyyar termal kamera varmış ve sadece bir operatör 115 kişinin görüntülenerek kurtulmasını sağlamış. Askeri birliklerde meskun mahal çatışmalarında kullanılmak üzere her timde bir termal kamera var.”

 

Depremde kimsesiz kalan çocuklar için gene arkadaşım Afet Hanımın şu satırları bizi kendimize getirmeli: “İstiklal Savaṣı tanık ve kahramanı ‘Kara Fatma’ya, yıllaaaar sonra tesadüfen kaldırımda rastlandı da, mecliste konu oldu, maaş bağlandı. «Beni cepheye göndereceksin!» diyerek, Mustafa Kemal’in yakasına yapışıp, silkelemiş bir kadın! Kabul etmedi, ‘Kadın Kara Fatma’, maaşı! «Bana vereceğiniz maaşile, esirgeme kurumundaki çocuklara süt alın, sağlıklı büyüsünler, onlara ihtiyaç var» dedi; yokluk içinde ölen, en zengin Cumhuriyet kadınıydı.”

 

Yavrularımız içinde dünyadan bihaber olanları da var. Şimdi öksüz ve yetim kaldılar. Devletin şefkatli eli hemen onlara uzandı, uzanıyor. Halkımızdan Koruyucu Aile olmaları da bekleniyor. Koruyucu Aile olabilecekler için ne kutsal bir görevdir bu.

 

Bu deprem son deprem olmayacak! Bilim insanları bir tehlikenin de İstanbul’u beklediğini ısrarla vurguluyor. Marmara depreminin üstünden 22 yıl 6 ay geçti. Kısaca 23 yılda ders alınmadı.

 

Bu neden hep benim başıma geliyor dersen; eski Türk dini şamanlıktaki söz bu soruya cevap gibidir, “ders sen öğrenene kadar devam eder.”

 

Sen ne öğrendin ona bak!