Hatırladım. Hem de çok net. Hem de demin yaşamışım gibi tek tek... Hâlbuki tam 24 yıl geçmiş. İnsan üzerinden onca zaman geçse de yazdığı bir yazıyı kelimesi kelimesine hatırlar mı? Hatırlıyormuş demek.Zincirinden boşalmış gibi zihnime gelmeye başladı hepsi. Haberler,arama kurtarma çalışanlarının başında bekleyenleri gösterirken fark ettim artık hepsi özgürdü. "Seni ararken ömrümün sonuna dek kâbusla uyanacak kadar ceset gördüm ben,sen neredesin Kardelen?"
Deprem bölgesine dair ekranlarda gösterilen her kareyle duyduğum her sesle anılarım sakladığım çekmecelerden fırladı.İlk kez karşı koymadım.İçeri tıkıştırmaya da zorlamadım.Bu sefer böylesi bir afette zaten istesem de etrafa saçılmalarını durduramazdım. Yapmadım. Ağlarken çocuklarımdan kaçmadım. Gördüler.Anlattım. “Anladılar mı? Acaba ne hissettiler?” diye peşine düşemedim. Takatim yoktu. Enkazların başında çaresiz bekleyen insanları izlerken yine aynı duygu sardı içimi. Bir el gelse de şöyle hiç kimseyi incitmeden şu betonları tüy gibi kaldırı kaldırıverse dedim. O kepçenin devasa paletlerinin alana bodoslama girdiğini görünce yine aynı şeyi hissettim. Ama vince de kepçeye de tepkiliydim yine. Bu her şeyin arapsaçına döndüğü yerde kim bilir belki o zaman da birinin canı kurtulurken başka biri ezilir kalır istemem, diye karşı koydu içim. Oturduğum yerde yine dişimi sıktım.
Saatin akrebi de yelkovanı da vaktin geçip gitmesi de yine canımı sıkmaya başladı. Aleyhe işleyen bir zamanı görmek istemediğim için zamanı gösteren hiçbir şeyle göz göze gelmek istemedim. Ben de onlarla molozların arasına sıkışmış enkazdan sevdiklerinin çıkmalarını bekledim. Yine gecenin olmasına kızdım. Çünkü biliyorum ki gece olup karanlığın çökmesini geciktirmek istiyor insan, olmuyor. Şehir trafoları da yıkılıp gittiği için her yerin zifiri karanlık olmasına engel olamıyorsun. Ekiplerin dinlenmeye, susamaya, uyumaya, yorulmaya hakları olduğu aklına gelmiyor. Hiçbir günahları yokken hatta canları pahasına orada olduklarını bilmene rağmen her birinin yakasından tutup öfkeyle “Niye durdunuz şimdi, oturmanın sırası mı?” demek geliyor içinizden.
Hiç durup dinlenmeden herkes dişiyle tırnağıyla senin kayıplarını, seninle arasın bulsun istiyorsun. Herkes bir yerde pes etse de sen pes edemiyorsun. Uyumanın, durup dinlenmenin, yemek yemenin gerekli olduğunun söylenmesine kızıyorsun. Yemek ye, su iç diye ısrar edenlerin sesleri boğuk bir gürültü olarak kulağına gelmesin diye ağzına aldığın her şey ağzında büyüyor, büyüyor, bir türlü yutamıyorsun. Yutunca yediğinden, yürüyünce ayaklarından utanıyorsun.
Zamanı kocaman bir halatla ilerlemesin diye var gücünle geriye çekmek istiyorsun, olmuyor. Normal şartlarda ölümün adı bile korkuturken cesetlerin sıralandığı kaldırımın yanına yorgunluktan yığılmana şaşırmıyorsun.
Diyeceğim,kocaman bir "taziye evi" artık ülkem.Taziye evinde kimse kimseye akıl vermesin. Rica ederim, kimse de kimsenin dolduruşuna gelmesin. İmar afları, politikacıların her yandan fırlayan avukatları, siyaset hesapları, yardım yapanların doğruları yanlışları, bunların hepsi konuşulur, enine boyuna konuşulur da bence yası olan insanlara merhem olmayacaksa kimse ağzını açmasın.
Bazen sessizlik bile çok daha iyi gelir bir dünya beylik laftan, nasihatten. Bir de bir zahmet yasta olanın öfkesi kimseye çok gelmesin. Sadece kayıpları olanlar anlatsın ve istiyorlarsa da bağırsın çağırsın, hiç susmasın. Kimse de bu hâli çoklamasın!Tuzu kuru olan kalabalık yapmasın. Çok destek olmak isteyen varsa Nasrettin Hoca’nın düştüğünde kendisine yardım etmek isteyenlere söylediği gibi damdan düşen varsa o gelsin.