Cumhuriyetimizin 100. yılı kutlamalarının üstünden 11 gün geçti geçmesine, tadı damağımızda hala. Bir güne sıkıştırılmış kutlama olsa bile halk Cumhuriyet Bayramını büyük bir coşkuyla kutladı. Boşuna değildi bu coşku. Cumhuriyetin 100. yılına ermek herkese kısmet olmaz. Cumhuriyetle birlikte her yurttaş bir yandan kişisel haklara sahip olmuş, diğer yandan ülke gelişmiştir.
Daha ilk yıllarında iken kalkınma hamlelerine girişilmiş, yabancı sermayenin elinde olan işletmeler, demiryolları devletleştirilmiş; yenilerinin yapımı için de yerli girişimcilere destek verilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından 60’lı yıllarına varana dek tersaneler, askeri silah fabrikaları, şeker fabrikaları, çimento, kiremit fabrikaları, dokuma fabrikaları, elektrik santrali, demir çelik fabrikası, alüminyum fabrikası, bez fabrikaları, şişe ve cam fabrikası, uçak fabrikası (NATO’ya girişimizin ardından kapatılmıştır), sigara fabrikaları, kağıt ve karton fabrikası, vagon fabrikaları, traktör fabrikaları kurulmuştur. Atatürk “Her fabrika bir kaledir” sözünü boşuna etmemişti.
İlk yıllarda zorunlu ihtiyaçların karşılanmasına yönelik yatırımları görürüz. Yanı sıra tarımsal üretim desteklenmiş, bu sayede tarımda kendi kendine yeter bir ülke durumuna gelmiştik. Ardından ağır sanayi hamleleri gelmişti. 1980 yılına kadar sürdü bu durum.
Cumhuriyetimizin ilk yıllarından itibaren varlıklarımıza kıskançlıkla sahip olmuş, tasarrufa önem vermiştik.
Ekonomik tedbiri hiç elden bırakmamış, kara gün parası ayırmış, ona hiç el sürmemiş yarınları düşünüp, sıfırı tüketir biçimde hareket etmemiştik.
Borçtan korkarak borçtan kaçmıştık. Osmanlıyı batıran Düyun-u Umumiye’yi hiç unutmamıştık.
Devlet Planlama Teşkilatı kurarak maliyeti hesaplanmış yatırımlarla 5 yıllık plana sadık kalarak kalkınmaya çalışmıştık. Yerli veya yabancı girişimciye uzun vadeli garantiler vermemiştik. Bunlar yapılırken Atatürk’ün adı unutulmamış, unutturulmaya çalışılmamış, ilkeleri ve hedefleri gözetilmişti.
Türkiye Cumhuriyeti adımızdı ve biz bu adı gururla taşırdık, taşımaktan asla vazgeçmedik, vazgeçmeyi aklımızdan bile geçirmedik.
Sınırlarımızın bekçisiydi evlatlarımız. Onları boşuna asker etmiyorduk. Onlarda sınırlarmızı gözü gibi koruyor, kuş uçurtmuyorlardı.
Demografik yapımızı bozacak her türlü girişimden uzak durur, ulusal birliğimiz üzerine titrerdik.
Cumhuriyetimizin kurulduğu yıllarda beyin göçüne izin verilmez tersine başarılı gençlerimiz eğitim için yurt dışına gönderilir, yurda eğitimli yetişkin birey olarak dönmeleri sağlanırdı. Atatürk onlara “Şimdi sizi bir kıvılcım olarak gönderiyorum, ateşler olarak geri dönün” demişti.
Demokrasimiz sandıkrasi ile sınırlı değildi. Meclisin üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, laiklik ilkesi cumhuriyetimizi sonsuza taşıyacak olan ayaklardı.
Cumhuriyeti ve demokrasiyi yaşatan orta sınıfın varlığıydı. Orta sınıf 50 yılda yaratıldı. Bugün o günleri yaşayanlar henüz yaşıyorlar. Toplumsal hafızayı hala bunlar oluşturuyor. Cumhuriyet karakterine sahip bu kitle yok olan orta sınıfın açığını var gücüyle kapatmaya çalışıyor. Bu kitle biliyor ki denge - denetleme mekanizmaları olmadan demokrasi olmaz, vergiler denetlenmeden savurganlık önlenmez.
Ülke varlığını bütün güçlerinden alır. Bunlardan ikisi vardır ki vazgeçilemez. Biri savunma sanayii, diğeri iletişim. Cumhuriyetimizin varlığının teminatı bu iki kurumun ille de bizim olması yetmez. Kıskançlıkla korunması şarttır.
İlk ve orta öğretimin özelleştirilmesi eşitlik ilkesine aykırıdır. Eşitlik ilkesi fırsat eşitliğini sağlar. Bu ortadan kalktığında, dershanelerin yarış atı yetiştirmekten öteye gitmeyen sistemsizliğiyle ülke ve cumhuriyet büyük yara alır ve almıştır da. Her ile üniversite anlayışı üniversiteleri lise düzeyine düşürerek eğitim sistemini kalitesizleştirir.
Teknik orta öğretim tamamen unutuldu. Okullara girmek zor, diploma almak bu kadar kolay olmamalı. Yıl sonu, kademe ve bitirme sınavları terk edileli iş bilmez mezunlar arttı.
Cumhuriyetimizin dayandığı önemli ayaklardan biri üretimdi. Üretim ayağından hızla uzaklaşmak şöyle dursun üretimi yavaşlatmak bile büyük suçtu gözümüzde. Üretim sadece sanayi üretimi değildir. Tarım ve hayvancılıkta bunun içindedir. Sadece hizmet sektörüyle, al-satçılıkla ülke var olabilir belki ama güçlü olamaz.