Bugün konumuz ne olsun diye sorsam ve “Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay sorunu”, “ Dilan Polat davası”, “Türkçenin kirliliği” konu başlıklarını versem ne dersiniz? Her şey kirlendi, her biri bir tek konuya dayanıyor; kirlenmeye..
Yahu boş verin bunları, ithalatta nerelere gelmişiz bir bakın. Sığır ve koyun ithal ettiğimizi biliyorduk da, İspanya’dan uğur böceği, süt ürünleri için bakteri, gübresi için solucan, denek laboratuvar faresi ithal ettiğimizi biliyor muyduk? Sizi bilmem ama ben yeni duyduğumu itiraf edeyim.
Çalışmayana, üretmeyene ekmek yeme hakkı olmadığını anlatan Kırmızı İbikli Küçük Tavuk adını taşıyan bir masal kitabı batı Avrupa ülkeleriyle Amerika’da okul çağına gelen çocuklara mutlaka okutulurmuş. Küreselleşme karşıtları UNİCEF’in sitesinde de yayınlanan bu masalı büyüklere uyarlamışlar. Sizlere sözünü ettiğim masalı aktarmak istiyorum.
.......
Kırmızı ibikli küçük tavuk, gezinirken buğday tanesi bulur, o buğdayı tarlaya ekebilmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister. Ördek “sen buğdayı filan boş ver, sana kahve tohumu satayım, acayip para kazanırsın, istediğin kadar buğday alırsın” der. Domuz “sen buğday yerine kahve ek, nasıl satarım diye merak etme, ben senin adına pazarlarım” diye seslenir. Fare iyice cesaretlendirir, “buğdayla uğraşma, kahve ekebilmen için istediğin kadar borç vereyim, ufak ufak ödersin” diye akıl verir. Kırmızı ibikli küçük tavuğun aklına yatar. “Kahve üretiminden anlamam ki, nasıl yapacağım” diye sorar. Ördek “sana gübre satayım, çok çabuk büyür” der. Domuz “böceklerden korumak için ilaç satayım” diye seslenir. Fare gene finansal açıdan yaklaşır, “gübre ve ilaç alabilmen için sana istediğin kadar borç vereyim, ufak ufak ödersin” diye akıl verir. Neticede hasat vakti gelir. Kırmızı ibikli küçük tavuk “şimdi ben ne yapacağım bu kahveyi” diye sorar. Ördek “paketlemek için benim fabrikama getirebilirsin” diye akıl verir. Domuz “kusura bakma, herkes kahve ekti, fiyatlar acayip düştü, senin kahve beş para etmez” diye seslenir. Fare ise “borcunu öde artık” der! Kırmızı ibikli küçük tavuk, ibiğini kaptırdığını fark edince… “Aç kaldım, ekmek verecek yok mu” diye ağlar. Ördek “ekmek kolay da, alacak paran var mı” diye sorar. Domuz “herkes kahve ekti, buğday karaborsaya düştü, kusura bakma, istersen ekmek yapman için sana ithal buğday tohumu satayım” der. Fare ise avukatıyla gelir, “borcuna karşılık tarlanı haczetmek zorundayım, uslu tavuk olursan artık benim olan tarlamda yevmiyeyle çalışıp buğday yetiştirmene izin veririm” diye akıl verir. Şimdilerde maalesef, kırmızı ibikli küçük tavuk, eskiden kendisine ait olan tarlada ırgat olarak çalışıyormuş. Yevmiyeyi almaya gittiğinde, ördeğin, domuz ve farenin aslında senelerdir şirket ortağı olduklarını öğrenmiş.
.......
Her şeyin kirlenmesinin nedeni budur. Enflasyon da bir kirlenmedir. Gıda enflasyonunu bundan ayrı düşünülebilir misiniz? Düşünmeyin zaten. Gıda enflasyonunda dünyadan yedi kat fazla bir oranla Lübnan, Mısır, Sieraleone’nin ardından dünya dördüncüsüyüz. Atatürk’ün talimatıyla hazırlanan, 1939 yılında yürürlüğe giren zeytin yasasını değiştirmek amacıyla sekiz kere meclise yasa tasarısı sunuldu. Korona bulaşının ilk zamanlarında maden yasası değişikliği içinde bu mümkün oldu. Böylece kayıtlı 190 milyon zeytin ağacının 130 milyonu kesilebilecekti. Sadece bu değil. Bunlara şeker fabrikaları eklenebilir. Buğday, mercimek, fasulye üretim düşüklüğünden söz etmiyorum bile. Sizde bu konuda bildiklerinizi isterseniz ekleyebilirsiniz. Şu da unutulmamalı. Liberallerin köylü nüfusunun azalması yönünde ettikleri sözler yerini bulmuşa benziyor. 2007 yılında yüzde 30 olan köylü nüfusu günümüzde yüzde 6’ya düşmüş durumda. Kırmızı etten balık etine kadar ithal ederken gelin gıda enflasyonunu yenin; yenebilirseniz...
Kirlilikten sonra bozulma başlar. “Önce Ekmekler Bozuldu” demişti Oktay Akbal yıllar önce aynı adı taşıyan hikâyesinde. Ekmekler bozulursa ardından her şey bozulmaya başlar. Her şey bozulursa orda ahlâk da bozulmuştur. Dilan Polat davası ve Dilan Polat benzerlerinin artması başka bir şey olabilir mi? Dilimizde bu yüzden kirlidir işte. Profösöründen işçisine, yaşlısından gencine, konuşan herkeste yabancı sözcüklere var olan bu rağbet dil kirliliğinden başka bir şey değil. Türkçemiz içme sularımız kadar arı temiz ve duru olmalıdır. Çünkü özgürlüğün sembolü bayrakla koşut, konuşulan dilin saf ve temiz bir dil olmasıdır. Diline tutkuyla bağlı olmayan özgürlükten, gururdan söz etmemelidir.
Dilini sevmeyen ülkesini sevebilir mi? Her ne kadar teknolojik gelişmelerin hızlandığı bu çağda egemen dillerin etkisi altına girilse de bunun önlenmesi gereklidir.
Türkçe giderse Türkiye kalır mı?
Son sorumuzu soralım artık. Her şey neden kirlendi belli değil mi?