Tamı tamına bir ay oldu. Korku filmlerindeki sahnelerden koruyup kolladığım ruhumu sakınmaya gerek duymadan hatta olur da yine kendi dertlerime dalarım diye bile isteye maruz bırakarak geçirdiğim otuz tane gün...Onlar o ateş çemberinin içinde cayır cayır yanarken ben çıkan ateşi uzaktan izlemişim çok mu!
"İzleyici koltuğunda oturup izlemekten, yaşanan vahşetin her bir karesini izleyip kahrolmaktan daha başka şeyler de yapmak gerek, bunlar film değil, bu gördüğümüz her şey gerçek !"diye diye geçen otuz gece ,otuz gündüz!
Tabii bu arada onca kıyamet gibi sahnenin içinde kendini ele veren çatlak sesleri ,gaddar yürekleri ,maskeli yüzleri ,çok bilmişleri, dalkavukları da gördü ve yazdı tarih. Her kafadan bir ses çıkınca ben de içime döndüm.
Baktım cızırtılı radyo sesi gibiymiş bende Filistin .E tabi frekans iyi çekmeyince rahatsız, huzursuz eden sesi ya kapatır ya da başka kanala geçersin. Hep böyle değil midir zaten, daha net hangisinde yayın varsa onu dinlemeye razı olur kulak. Bize hep dayatılan bu olmadı mı? “Sen daha pürüzsüz sese hatta sen hep en iyisine layıksın.”denile denile getirilmedik mi buralara? Radyonun düğmesini ezbere bir şekilde çevirmek ,aslında alışılmış bir hareketmiş bunu anca anladım. Kendini, tepesine vurulunca kanalı çekmeye başlayan eski tüplü televizyonlar gibi hissedenler beni anlayacaktır. Hangi aralıkta görüntü netliği gitti dünyamda, tekrar ne zaman geldi bende renkli yayın, onu düşündüm.
Evlilik hazırlıkları yapıyorduk ve gelinliğime karar vermeye çalıştığım günler Filistin’in bombalandığı haberleri geliyordu. Sanki düğün dernekten başka bir şeyi düşünmeyen zavallıymışım gibi hissetmeme neden olacak şekilde utandırılmıştım. Ve sanki o süreci tek başına ben yürütüyormuşum gibi çok utandırılmak çok ağrıma gitmişti. Öyle bir utançtı ki bu, okuma yazma bilmeyen birine neden okumuyorsun okusana, bunu senin sular seller gibi okuman lazım denilmesinden farksız olduğunu düşünmüştüm. Filistin’i okuyamamıştım. Keşke önce alfabeyi bilip bilmediğim sorulsaydı belki meseleyi daha hızlı sökerdim.
Bi zaman sonra alıcılarımın daha kuvvetli çektiği bir yere çıkmış olmalıyım ki artık sesleri daha net duyuyordu kulağım ama bu sefer de dünyanın başka sesleri bastırıyordu Filistin’in çığlığını. Sonra o da geçti. Yine öfkeli kalabalıklar yine zalimin elinden çıkana el sürmeme kararları ve yine en çok acı, o kutsal toprağın bağrında yaşandı.
"Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür" derler ya eskiler ,yani insan unutur ya hani aradan yıllar geçti biz yine unuttuk. İlk evladım dünyaya gelmişti. Daha üç günlüktü ve bizim baş yastıkların üstüne yatırınca içinde kaybolacak kadar minikti. Uyuyakalmış olan bebeğimi yastıkla beraber tam eşime teslim ederken göz göze gelmiştik. İkimizde az evvel ekranda ölmüş bebeğini kucağında tıpkı bizim gibi taşıyan Filistin’deki babanın halini hatırladık. Bunu hiç kimse bir diğerine söylemedi ama birbirimize dolu gözlerle bakıp bakışlarımızı birbirimizden kaçırmamız bunun en büyük kanıtıydı. Çünkü bu benzerlik bizi o acıya kardeş yapmıyordu, aynı değildik. Aramızda dağlar vardı. Yeni anne baba olup saliselik de olsa aynı acıyı yaşama ihtimaline bile tahammül edememiştik.
Allah biliyor ya şu an Filistin içimde bangır bangır! Çünkü şahidim artık. Akif’e yazmak nasip olmuş, şiirlerini okumak ve okutmak da bize düştü sanırdım. Keşke bu kadarıyla kalsaydı. Akif'in dediklerini hep okudum ama ilk kez yazdığı bir satıra bugün şahit oldum.
"Göz, gövde, bacak, kol, çene ,parmak ,el ,ayak
Boşanır sırtlara vadilere sağanak sağanak."
dediği sadece kurtuluş mücadelesini veren askerlerimize dair okuduğum bir mısra değil artık! Bugün tıpkı şairin dediği gibi gördüm hepsini. Sağa sola saçılmış insan parçalarını sansürsüz, buğulandırılmamış vaziyette apaçık gördü bu gözler...Şahidiyim!
Kulağın şahitliği ile gözün şahitliği bir olur mu hiç? Duymadım bu sefer, birileri anlatmadı, gözlerimle şahit oldum diyorum. Küçücük bebekler öldü,” vazgeçmem bu topraklardan, buralar bize emanet” diyen müslümanlar göz göre göre öldü. Ya da ayetin sırrınca onlara” öldü” diyemem onlar “şehit oldu”. Bizim kaderimize de şahit olma imtihanı düştü. Şahit olduklarımızı unutmamak ve unutturmamak için payımıza yazmak düştü. Akif’in kalbine muhtaç kalındı çünkü “Kalemin de bir kaderi vardı." Kalemin kaderine de şahit oldum. Yazan kalemler yazmaz oldu. Suskunluğa davet vardı. Davete koşa koşa gidenlere şahit oldum. Okuma bilmiyor olabilirler diye hiç utandırmadım kimseyi sadece okuduğum kadarını anlatayım istedim. Gözlerini bile isteye kapatanlara şahit oldum. Belli ki onların kaderine de kör olmak yazılmıştı. Körlere, sağırlara, dilsizlere şahit oldum. Acıdı canım. Çünkü dışarıdan bakınca hepimiz insanız. Farklılarımız da var tabi. Tıpkı şehit ve şahit kelimeleri gibi. Tek bir harf değişse neredeyse aynı geliyor kulağa. Tek bir harf deyip geçememek gerek halbuki şehit olmakla şahit olmak arasında dağlardan da büyük fark vardı.
Şehit ile Şahit
Gamze Koç
Yorumlar (6)