Refik Halit Yatık Emine kitabında şöyle diyor: “…Hülasa, hangi tabakadan olurlarsa olsunlar, köylü veya memur, bütün erkekler Emine'nin karşısında, yürekleri üzerine arzunun bir kanat gibi sürünüp geçtiğini duyarlardı.”
Kısaca kitabı hatırlatayım; uygunsuz taifesinden Yatık Emine, ahlaken ıslah edilmek üzere Anadolu’nun kömür kokulu küçük kasabalarından birine gönderilir. Halbuki garibimin güzelliği dışında başkaca bir suçu yoktur. Kasabanın o kadar donuk bir hayatı vardır ki Refik Halit bunu “...kadınlarda ne bir oynaklık, erkeklerde ne bir haşarılık vardı.” şeklinde aktarır.
Kasabaya gelmesi ile hayat bir anda canlanır ve Emine’nin kara gözleri kısa sürede kasabanın sokaklarında, her göreni delen bir arzu hançeri gibi dolaşmaya başlar.
Gözler için bir parantez açalım. Malum, kitabın daha sonra filmi de yapıldı. Emine’yi Hülya Koçyiğit oynadı. Onun da gözleri güzeldi ama kitabın anlattığı gözler bana göre Türkan Şoray’dı. “Selvi Boylum Al Yazmalım’daki gözler. Ne harika bir gözdür, ne harika bir bakıştır o… Neyse.
Kasabada Emine’yi herkes bilir ama güya kimse tanımazdı. Orada öylece duran yasak meyveye, zahiren istemeseler de erkekler bin bir hayal ve arzu ile, kadınlar türlü türlü kıskançlıkla bakar. Nitekim hikâyenin sonuna kadar bu iki yüzlü ahlakın örsünde dövülen Emine, güzelliğinin bedelini acı bir sonla öder.
Sıkılmadıysanız bir kitaptan daha bahsedeceğim ve yazının sonunda ikisini bir yere bağlayacağım. Çünkü yazı dediğimiz şeyin mühendisliği olmalı; temeli olmalı, kolonu olmalı, katı olmalı, çatısı olmalı. Bakmayın siz bu gösteri çağında iyice değersiz hâle gelmesine.
Devam edelim.
Reşat Nuri Güntekin de Kavak Yelleri romanında bir kasaba hekimine şunları söyletir: “…Bu memlekette nedense kavağı pek severler. Yahut belki de kavak bu memleketin toprağını sevmiştir. Ev bahçesi, meydan, çarşı, sokak kenarı; hasılı nerede boş bir yer bulmuşlarsa kavak dikmişlerdir. Uzaktan baktığınız zaman kasabayı yemyeşil bir orman sanırsınız. Fakat içine girince bu ağaçların sokaklardaki ağır kasveti artırmaktan başka bir şeye yaramadıkları görülür. Hele kendilerinden en imdat umulacak zamanlarda, sokakların güneş altında cayır cayır yandığı sıcak yaz günlerinde, boyundan başka marifeti olmayan ağaçların tepelerindeki bir avuç yaprağın gölgesini nerelere sakladıklarını bir türlü anlayamam...”
Gerek ulusal gerek yerel medyada gündem olan konulara bakınca durumumuzu şuna benzetiyorum. Ama öncesinde küçük bir alegori yapalım: Güntekin’in ağaçlarına ahlak anlayışımız, Karay’ın kasabasına da yaşadığımız ülke/şehir diyelim.
Dışarıdan kasabamıza, şehrimize bakanlar, Reşat Nuri’nin kitabında bahsettiği kavakları, yani ahlak anlayışımızı çok güçlü zannedebilir. Hele hele bu konudaki gevezeliklerimizi duyanlar buna iyice inanabilirler. Tıpkı kavak ağacı yapraklarının çıkardıkları o yaygarayı orman sanmak gibi bir şeydir bu.
Ama hakikat bu değil sanki. Hakikat, tıpkı Refik Halit’in kitabındaki gibi zahirî bir şekilcilik, samimiyetsiz bir öykünmeden ibaret gibi.
Sakarya’da yaşıyorsanız birçok şeyden Habersizsiniz demektir çünkü bu şehirde tembel bir yerel medyavar.
Hal böyle ve şehirde yaşanan birçok olaydan çok geç haberimiz olsa da ister istemez yerel haber portallarına da sıklıkla bakıyorum.
Tüyler ürperten manşet başlıkları:
• Sakarya’da sanal fuhuş operasyonu • Sakarya’da pedofili skandalı • Sakarya’da uyuşturucu operasyonu • Sakarya’da… diye devam eden bir sürü haber.
Sizi de korkutmuyor mu bu gidiş?
Bu insanlar bizim etrafımızda, yanı başımızda!
Bir tür kötülük pandemisi mi bu? Neden bunlar oluyor sorusuna birçok cevap verilebilir. Maddi kaygılar, kısa yoldan sonuca gitme, her mecrada yüceltilen haz temalı tüketim kültürü vs vs
Ama şunu unutmamak ve sıklıkla hatırlatmak lazım. Hayatta bazı şeyler önemli ve hatta gerekli olabilir (para, pul, makam, mevki gibi) ama ondan yani hayattan geriye kalacak olan tek değerli şey, onurlu bir hikâyedir.
Önemli olanın değersiz olabileceğini fark ettiğimiz günlerden biri olması dileğiyle.
Mutlu bir hafta sonu diliyorum.