Hesapta geçen sene nisan ayında girmiştim niyetine. Olmadı, yetişemedim. Şimdi eğri oturup doğru konuşmak gerek. Unuttum. Ama asla önemsememekten değil. Bayramdı, seyrandı, doğumdu, düğündü derken e hâliyle koca ay ne ara bitti de geçti gitti anlamadım.

 

Şimdi meseleyi bilmeyen için on iki ayı da güle güle deyip uğurlamayı kendine adet edinmiş laf cambazlarına benziyor olsam da hayıflanmamın hakikaten mühim sebebi var. Bu kez ben yapacaktım sürprizi. Nisan yağmurlarını tek tek  toplamak, toplarken ayağa köstek olup yüreği hoplatan her şeyi bizzat  ben yaşayacaktım. Yapamadım.

 

Bir de bunu sesli bir biçimde hatırlayıp efkârlandım. Bir "tüh!", bir onaylama cümlesi gibi bir şey bekledim, baktım evdekilerden çıt yok. Meğer ekip, sıkı bir çalışmayla benden gizli tek tek yağmur toplamış ya. Üzüleyim mi, sevineyim mi, ağlayayım mı karar veremedim.

 

Başladılar anlatmaya. Masal dinler gibi dinledim üçünü de. Ufaklık ekipten onay alıp parka götürmüş boş pet şişesini. Siteye koyunca görevli abi çöp diye atıyormuş. Abla alaylı olmuş artık daha tecrübeli. Bu sefer kedilerin su kabı sanmasınlar diye kör noktalara da koymuş çanak çömleği. Ve meselenin mimarına gelince ona da ne yaptığını sormuşlar çalıştıkları yerde. Muhtemelen verdiği cevabı da pek mantıklı bulmamışlardır, çok önemli değil. Hepsi azar azar da olsa benim için topladıkları ilk nisan yağmurunu evde birleştirmişler. Gözyaşı şişesi olarak da bilinen afili bir cam şişe alıp, allayıp pullayıp yanına bir de not döşemişler.

 

Şişeyi alıp zihnimde diğerlerinin yanına, gerçekte başucuma koydum ve ben bir masal uydurdum. Sen Nisan ben Yağmur'um. Duma duma dum.
İnsan âşıkken kendi sevmelerini, sevip kıymet vermelerini göremez de karşısındakinin sevmelerini kaydeder ya hani, hepsini tek tek kayıt altına aldım.

 

O elleri düşündüm, boş  plastik şişeleri,  kap kacağı tek tek muhtelif yerlere dolsun diye bırakmak için uğraş verirken o ellerin bir bildiği vardır da o eller artık elden ötesinde bir şeydir. Seninkilerse her ne kadar çok iyi işlere imza atmış olsalar da anca acemi acemi havayı döver gibi gelir. Birbirlerini seven evli çiftlerin birbirlerine ben ve sen olarak sunacakları hizmet çetelesi içinde nisan yağmuru toplamak yoktur. Beklenmez böyle şeyler. Zaman içinde olursa olur olmazsa da neden olmadı diye peşine düşülmez.

 

Yaşadığın her sevinci anlatmak istediğin, üzüldüğünde yanımda olsaydı keşke diye düşünüp düşünmekle bile hüznünü seyrelttiğin, komik bir şey dinlediğinde ilk ona anlatıp onun yüzünü güldürmek istediğin, sevdiğin bir şey yediğinde aynı tazeliğini  ve sıcaklığını koruyamayacağını bilsen bile o da yesin diye kenara bir lokma ayırmak istediğin, elinden gelse onu ana haber bültenlerinin deprem tellallarından, kara kıştan, zatürreden, rüzgârdan  hatta masallardaki kötü kalpli vezirden ve elinden gelse bütün kötü insanlardan korumak istediğin, direncini ne zaman kıracağını bilmediğin, başkasından gelse umursamayıp onun dilinden duyunca kırılabileceğin, sarılsa sahiplenilmenin ve sahip çıkılmanın huzurunu yaşadığın bir kişiye ellerinle damla damla su biriktirmek ne şahane...

 

Muslukları açsan saniyelik iş hâlbuki. Göğün çeşmesinin ne vakit açılacağını kestiremesen de hazır kıta bulunmak ne harikulade şey.

 

Garsonun getirdiği salatanın içindeki iri kıyım maydanozu yiyince dişimize yapışır, yapışır da gülümserken rezil oluruz diye dört döndüğümüz, o kendimizi beğendirmeye çalıştığımız zamanları geride bırakmıştık evet ama bu kez de ele güne mahcup olmayalım diye birbirimize  ayna olup o maydanoz yaprağını gizlendiği yerden çıkarmaya kadar ayıbımızı örtmeye uğraş verir olmuştuk.

 

İnsanın sabah güneşe, evde çaydanlığa, sokakta kedi köpeğe, yolda düşmana selam veresi geliyor dediğimiz zamanlar olmuyor artık kabul. Dirseklerimizin birbirine değmesini kolladığımız zamanlarda kalbimizin güp güp atışı iki mahalle öteden duyulmuyor artık belki ama nisan yağmuru toplayıp sunmayı, sunulmayı hâlâ çok kıymetli bulabiliyoruz. Ben şimdi nisan yağmuru toplayamadım, unuttum diye daha mı az seviyorum yani? Olur mu hiç öyle şey hâkim bey, bu itham çok  ağır.

 

Suyun hikâyesini “Nisan” ile “Yağmur”u yazmak da az iş mi sorarım size. Fuzuli olmayaydı, Leyla hep bir kız adı olarak bilinecek, mecnun deli olarak kalmayacak mıydı?