Kırk yıl da neymiş! Kahvenin hatrı için daha mübalağalı başka bir şey  demek lazım. Hak ediyor çünkü! Küçücük bir fincandaki kahvenin hatrına kırk yıl biçilmişse kendinden katbekat büyük fıçı gibi kutularda satılanı elinin tersiyle itmenin hatrı kim bilir kaç ömürlük yıla denk gelir. Gündemde kahve gibi basit bir şeyi boykot edememe meselesi varken derinlere dalıp hayal kurmamak elde değil.
Yaşlanmışız, torun torba sahibi olmuşuz. Bizim veletler büyümüş de çoluk çocuğuyla karışmış. Bir Köroğlu bir Ayvaz kalan ana babalarını ziyarete gelmişler. Yenmiş, içilmiş, torunlar öpe koklana sevilmiş, hasretler giderilmiş, konu konuyu açmış, eskiye dair hatıralar birer ikişer sandıklardan dışarı fırlayıvermiş. Böylesi hoş sohbetin yanına kahve eşlik eder, kahveleriniz nasıl olsun denmiş? E hadi madem içelim bi acı kahve demişiz. Torunların en küçüğü bilmiş bilmiş "Neymiş bu kahve arkadaş, her yemekten sonra kahve de kahve!" deyince almışım onu kucağıma gel anlatayım sana hikâyesini de bir de benden dinle bakalım, demişim. Az gıdıklanmış, çokça hoşuna gitmiş, diğerleri de beraberinde sarmış etrafımı. Mutfaktan kahve yapımına eşlik eden tezgâhın derlenip toparlanma sesi, kahvenin masalını anlatırken ninni gibi gelmiş. Kahvelerimiz gelene kadar kahvenin tarihçesini toruncuklarıma çocukça anlatayım bu vesileyle kahvenin mazisini hem hasretle hem de hayretle yâd edelim istemişim.
"Kahve-yi ruh-i siyahın vardır elbet şöhreti
  Sufi ya badet tabın hem içmek olur hikmeti" diye başlamışım söze hayalbâz gibi. Ekşitilmiş yüzlere eşlik eden "bu ne şimdi" anlamındaki minik suratları hemen gülümsetmek için kolları sıvamışım. Yağniiiiiğ bu siyah yüzlü meşhur kahvenin hikmeti yemekten sonra içilmesindedir diyor şair. Kitaplar onu, kavrulmuş ve öğütülmüş kahve çekirdeklerinin üzerine kaynar su dökülerek elde edilen içit diye yazar. Geçmişine bakarsak epey bir ülke dolaşmış. Gez gez bitirememiş. Lezzeti ve kokusu sayesinde hemen hemen her milletin hayatına girmiş. Kökeni Etiyopya'ya dayanan kahve biz Türklerin de en sevdiği lezzetlerdendir. Boyu 6 ile 8 metre kadar uzayabilen koskocaman bir ağaçtır. Hakkında çeşitli hikâyeler bulunan kahvenin Araplar tarafından keşfedildiğine inanılır.

Etiyopyalı bir keçi çobanı, keçilerinin bu tanelerden yedikten sonra oldukça enerjik ve zinde olduğunu görünce aynı tanelerden kendisi de yemiş ve zindelilk verdiğini fark etmiş. İlk olarak 1400'lerde bir sufi âlim tarafından Yemen'de gerçek bir içecek hâline getirilmiş. Bir başka inanışa göre de kahve Şazeli tarafından Habeşistan'ın yüksek yaylalarında keşfedilmiş. Kimine göre kahvenin piri de oymuş. İstanbul'daki kahveci esnafının piri kabul edilmiş. En çok kabul görülen de kahvenin Güney Habeşistan'dan dünyaya yayıldığı fikriymiş. Avrupa dillerinde cafe, Latincede cofeea olan kahve, kahve ağacının bol miktarda yetiştiği Güney Etiyopya'nın "kaffa" yöresinden adını aldığı kuvvetli bir ihtimalmiş.

Pekiii "Kahvenin  Osmanlıya gelişi ne zaman?" derseniz onunla da ilgili birkaç rivayet var: İlki 1554 yılında Halepli bir tüccar tarafından getirildiği diğeri de 1517 Kanuni Sultan Süleyman zamanında Yemen'i alması şerefine Habeşistan valisinin bir çuval kahve hediye göndermesi. Osmanlı; Viyana'sıydı, Atina'sıydı derken sefere çıktığı her yere yanında kahveyi de götürmüş. Böylelikle topraklarımızda da kahvenin macerası başlamış. İlk olarak Tahtakale'de açılan kahvehaneler İstanbul'da çok çabuk yayılmış; ocakçısı, çırağı, kahvecisi derken kahve müptelaları çoğalmış. Anadolu'da kahvenin taaaa Mevlana zamanından beri bilindiğini ispat edenler olmuş.

Yemekle birlikte içilmeyen, yavaş yavaş ve tadını çıkararak arkadaşlarla birlikte içilen siyah renkli içecek, diye tanımlanmış önce. Yapımından sunuluşuna kadar farklılıklarından dolayı diğer kahvelerden ayrılmış her zaman. Ülkemizde hiç yetişmeyen kahvenin çekirdeklerine siyah inci denilmiş. Menengiç, sakızlı, mırra gibi yörelere göre farklı isimleri olduğu gibi farklı sunuş biçimleri de var. Mesela sabah içilen kahveye "sabah kahvesi", yanında şeker ya da lokum olanına "yandan çarklı", mangalda pişirilen bol köpüklü olanına "okkalı kahve", nişan, söz gibi törenlerde ikram edilene  "hoş geldin kahvesi", işten ya da yoldan gelenelere verilenlere "yorgunluk kahvesi", mutlu ve huzurlu vakitlerde içilen kahvelere "ferah kahvesi" denilmiş.

Pekiiii,  Türk kahvesi için dünyanın en eski pişirme tekniği  kullanılır, biliyor musunuz? Dünyada telvesiyle ikram edilen tek kahvedir Türk kahvesi. Lezzet açısından da damakta en uzun süre tadını koyruyabilen köpük, kahve ve telvenin o yumuşak kadifemsi dokusuyla taçlanması... İnce kenarlı fincanda ikram edildiği için yoğun şurupsu kıvamı hafızalarda varlığını sürdüren kendine özgü bir kokusu... Kuru da olsa pişmiş de olsa ah o kokusu metrelerce öteden alınacak kadar eşsiz kokusu... Hele sıcaklığını birkaç dakika köpüğü bozulmadan üzerinde tutabilen minik fincanlarda sunulduğu için de çabuk soğumadan içmenin keyfi...  Ha bir de unutmadan kendi kendini filtre edebilmesi... Filtreye ihtiyaç yoktur bu yüzden, diğer kahvelere göre daha sağlıklıdır. İşte günümüzde kulplu, kulpsuz genellikle küçük porselen fincanlarda sunulan Türk kahvesi bu yüzden çoğunlukla yemeklerden sonra içilir. Sonralık ikramı gibi düşünün. Uzun höpürtülerle dostlarla, böyle sevdiklerin eşliğinde içilmesiyle meşhurdur. Köpüğünden, muhabbetinden ve hatrından bahsedilir. Bizim Türk kahvesinin geçmişinde bir katliam barınmaz! Bu hikâyenin hiçbir yerine sizin atalarınız bunu değil de o koca koca kâğıt kutuların içine afili bardaklarda sunulanlarına tav olmayı tercih edip elini kana bulayıp vicdanını hiçe saymadı vaktiyle...  deyip  bu anıyı da anlattıklarımın anına sıkıştırmak istedim.
Yetişkinlerin çocukları koruyamadığı ve hatta bunu bir kahve içerek desteklediği zamanlardan bahsetmek istedim de o geceye gölge düşeceğinden korktum, yapamadım.
"Üzme sen canını anane, ben senin anlatmadıklarını da biliyorum, kitaplardan okudum hepsini. Tarih yazmış yazacağını. Hem annem babam da anlattı. Merak etme, tarihin  yazdıklarını silenler, değiştirenler olsa da biz okumakla kalmayacağız. Önce kendimize döne döne sonra kimse kalmazsa dağa taşı şahit tutup anlatacağız; sana söz anlatacağız, tek tek anlatacağız. "dedi. Bak sen cimcimeye, "kime çekmiş acaba?"
Bize, en çok kara kız olursunuz, kahve içmeyin sakın, denirdi hâlbuki demek geldi içimden.
Dağıldı hüzün bulutu, gelen kahve kokusuyla. Sandıklara girdi teker teker her şey. Döndüm bugüne. Kahvenin Yemen'den geldiğini bilmeye gerek yok, insan kendinin nerden geldiğini bilse yetecek de işte!..