Oldu mu şimdi, bu oldu mu yani?
Armut ağacının altında iki tane hem de kan kırmızı narın ne işi var? Armudun dibinde armut olur! Bu böyledir!
Biz hiç bu kadar rahat soramadık aklımıza gelenleri. Kahve içersek kara olmakla fazla soru sorarsak da dilimize acı biber sürmekle tehdit edilirdik. Fikir beyan etme aşamasına gelemeden de "büyüyünce anlarsın" sözüyle mevzu sonsuza kadar kapanırdı. Ya büyüyemedik ya anlayamadık. Belki de o yüzden armut olarak kaldık.
Bu aralar bizim ev biraz karışık. Partilerin seçim sloganları, bayrakları, konuşmacıları derken memleketin sıcak gündemi televizyon olmamasına rağmen bizim evin içine de sızmış vaziyette. Evimiz içinde büyüyen iki güzide nar çiçeğim de bundan nasibini almış. Hep büyüklere mi tutulacak mikrofon biraz da küçükler konuşsun diye öyle gelişigüzel buyurun efendim ne anlatmak istersiniz demiş bulunduk. Aman meğer ne dertlilermiş, ne kadar dolmuş içleri. Televizyonlardan görüp duydukları seçme ve seçilebilme kavramları hayat bilgisi ve tarih derslerinden daha farklı olunca hâliyle çocukların da dikkatini çekmiş. Hatta analiz kısmına bile ilerlemiş mevzu. Okulda, şurada, burada aralarında konuşuyorlar, meseleye açıklık getirmeye çalışıyorlarmış. En çok da siyasetçilerin bu atışmaları çocuklara, en basitinden "elim sende" oyunu gibi geliyormuş. Ya da karşı takımın kalesine gol atmaya çalışan futbolcuların oyunu gibi. Taraftarların sesleriyle destekçilerin sesleri bile aynıymış. İki dişli rakibin kazananı belli olana kadar kıyasıya yarışması gibiymiş her şey. Terin suyun içinde kalmayı göze alarak oynadıkları oyunları kızgınlık ve öfkeye vardıracak kadar uç duygularda yaşayıp ölüm kalım savaşına döndürdükleri anlara benzetiyorlarmış. Ama geçiyormuş sonra, çocuklarmış çünkü. Bu son cümleyle bir yumuşacık olma hissi kaplıyor içinizi, bir gülümseme yayılıyor yanaklarınıza.
Oradan bakınca ne tatlı bir anlatım gibi geliyor kulağa,"çocukça çünkü". Aslında ne acınası bir manzara.
Biraz daha büyük yaşta olan kızların ise
- Sanane!
- Saman ye!
- Ben tokum sen ye!
Daha doymazsan beni ye... diye devam eden meşhur ama bir o kadar da saçma olan çocukluk tekerlemeleri geliyormuş akıllarına.
Hakikaten çocukken "pabuç kadar dili var" denilen çocuklardan ne çok duyardık. Ben de hatırladım. Aman ne hararetli kavgalara kapı açardı. Her çocuğun kafiye üretme becerisine ve saygı sınırlarına göre de türlü türlü uzayıp giderdi. Uzatmaya çok müsaittik. Karşındakini alt etmek, altta kalmamak çok mühimdi, hayat memat meselesi kadar mühim...
Çocuktuk çünkü. Son sözü kim söylerse haklı o olurdu. Haklı olduğun için civar mahallelerden adın duyulurdu. Haklı olmak bu kadarlık bir kazançtı bizim için.
Büyüğünce haklı olmaktan daha değerli olanın onurlu olmak ve onurlandırılmak olduğunu öğrendik. Çünkü bu hayatta önce bizim onurlandırılmamız lazım. Çalıştığımız işte, kurduğumuz arkadaşlıklarda, akrabalıkta, hısımlıkta, hatta hasımlıkta onurlandırılmamız lazım.
Düşmanı tarafından da onurlandırılır insan. Ne erdemli bir düşmanlıktır o. "Varsın!" der insana savaşırken, "Varsın! Ve benim için tehdit oluşturuyorsun."
Kendisini yok sayan bir düşman tarafından aşağılanırken elinde silahla cephede ya da karşında duran tarafından onurlandırılır insan.
Benim bütün bunları bir an evvel demem lazım. Hazır çocuklar meseleleri çarpıp, bölüp, çıkarmaya başlamışken benim birer nar ağacı olabilmeleri için can sularını şimdiden hazırlamam lazım. Siz hazırlıklı olun, ben hazırlıksız yakalandım.