Dünyanın en karmaşık diplomatik ve askerî kombinasyonlarını bağrında taşıyan çok katmanlı kriz bölgelerinden biri olan Orta Doğu, ABD ve İsrail'in İran'a ortak saldırısıyla birlikte sarsıcı biçimde global gündemde yeniden öne çıkmış oldu.
........
Birinci Dünya Savaşı'nın ardından emperyalistler eliyle çizilen haritalar ile kuşkusuz yüksek seviyede istikrarsızlık ve kriz üretme potansiyelini de içinde barındıracak olan dramatik bir hikâyenin böylece önsözü yazılmış oluyordu.
Devlet-i Âliyye'nin savaş sonunda yıkılması ile İngiltere ve Fransa'nın sömürge ve nüfuz bölgesi hâline gelen Orta Doğu'da yapay bir İsrail devletçiğinin ihdas edilişi ile projenin ilk safhası tamamlanıyordu.
Sonrası domino taşı gibi ardı arkası gelmeyen gerilim, çatışmalar ve suikastlar...
Kategorik olarak devlet sayılamayacak norm dışı çok sayıda körfez ülkesi de yine bu süreçte işbirlikçi birer monarşi olarak yapılandırıldı.
Yaşanacak olan krizlerin temel belirleyici etmeni ise, elbette enerji kaynaklarının bu bölge üzerindeki rezerv varlığı.
Bu sürecin kısmen tek istisnası İran olmuştur.
Selçukluların, Safevîlerin ve bir süre için de Kaçarların hükümran olduğu bu topraklar, yüzyılın başlarından itibaren bir süre Pehlevi ve sonrasın da bugüne kadar olan son yarım asır boyunca Kum tandanslı mezhepçi mollalar tarafından yönetilen yayılmacı bir ülke...
İzlemiş olduğu mezhep temelli yayılmacı politikaları ile gerek Orta Doğu'da gerekse de Afrika'da milyonlarca müslüman ahaliyi katletmesi ile İran, hiç de İsrail'den aşağı kalmamıştır.
Şöyle ki; Suriye ve Irak'ta toplam 2 milyon, Afganistan'da 1 milyon ve Yemen'de 500 bin müslümanın katledilmesinden bizzat sorumludur.
Yaptıkları Bosna'da yaşanan soykırımdan farklı değildir.
Yaşanan bu gelişmeleri Türkiye perspektifinden görerek okuduğumuzda ise, şunları söyleyebiliz:
İran rejiminin Suriye'de Esad rejimi ile kurmuş olduğu kirli ilişki, Esad'ın safdışı bırakılmasıyla burada yürütmekte olduği mezhep temelli Türkiye karşıtı politikaları da çökmüş oldu.
Yanısıra Yemen'de de benzer sebepler ile izlemiş olduğu yayılmacı girişimler, yine Türkiye'nin yerinde müdahaleleri dolayısıyla akamete uğratılmıştır.
Irak'ta da PKK terör örgütü ile birlikte kendisine doğrudan bağlı taşeron silahlı gruplar üzerinden oluşturduğu angajmanları Türkiye'ye yönelik birer tehdit unsuru olarak hemen güneyimizde konuşlandırmış durumdadır.
Azerbaycan'ın, Karabağ'ı Ermeni işgalinden kurtarma çabalarına da yine açıktan karşı çıkması ile sadece mezhep temelli değil, aynı zamanda geleneksel Türk düşmanı Fars siyasetini de takip etmiştir.
Hulâsa, İran bir konsept olarak Türkiye düşmanı politik argümanlarını asla terketmemiş; deyim yerindeyse Türkiye'ye karşı örtülü bir savaş stratejisi izlemiştir.
Perslerden itibaren devam eden İran ve Turan tarihsel gerilimi bugün de varlığını sürdürmektedir.
Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) girişimimize karşı geliyor olması da yine bu sebep dolayısıyladır.
Çin ve Rusya ile kurmuş olduğu stratejik münasebetlerini biraz da bu zaviyeden okumamız gerekmektedir.
Bölgede Ermenilere tanıdığı hakları Türkler'e tanımamıştır. Türkçe olan her bir eser, yayım,,gazete yasaklanmış ayrıca İran Millî Meclisi Türkçe konuşmayı ve yazmayı yasaklama kararı almıştır. Stalin dönemi stratejisi.
Bunların her biri ayrıca başlık olacak konulardır.
Sonuç olarak:
✔️ABD'yi sömürgeci emelleri uğruna dünyaya kan ve gözyaşı döktürmekte olan küresel haydut bir devlet olarak...
✔️İsrail'i ABD'nin tetikçisi seri katil bir devlet(çik) olarak...
✔️Mollaların yönettiği İran'ı da temelde Türk ve Sünni düşmanı bir devlet olarak bilincimize kaydettik.
Türkiye, bugün itibariyle gelinen bu yeni aşamayı dirayet ve ferasetle takip etmeli; kendi millî politikalarını ve diplomatik argümanlarını diri tutmalı, asla çatışmanın bir tarafı olmamalıdır.
Keza, Sayın Cumhurbaşkanımızın yapmış olduğu duruma ilişkin açıklamalar da yer alan; "Türkiye'nin güvenlik ve istihbarat birimlerinin son derece dikkatli olduğu ve hiçbir vatandaşımızın kılına zarar gelmeyecek biçimde gerekli tedbirlerin alındığını; bu krizden de ülkemizi selâmete çıkaracak tecrübeli kadroları ile diplomatik girişimlerini sürdürmekte olduğu; sahip olduğu güçlü askerî kapasitesiyle ve sağlam iç cephesiyle tüm badirelerin üstesinden gelebileceğimizi" ifade etmesi, devletimizin bu yöndeki hassasiyetini ve istikrarını net bir şekilde ortaya koymaktadır.
İlgili taraflar nezdinde sürdürülen temaslar, umuyoruz ki olumlu sonuçlanmış olsun.
Her iki kesime de yapmakta olduğumuz itidal çağrılarımızın karşılık bulması küresel bir çatışmanın-kaosun önünü kesecektir.
Ülkemiz açısından durumun son tahlilde ifadesi noktasında yaklaşırsak, bizim stratejik hedefimiz çatışmakta olan bu iki unsur ile de uzlaşması çelişiktir.
Bölgede, İran üzerinden dolaylı veya alenî olarak Türkiye'ye karşı oluşacak - oluşturulacak en ufacık bir girişimde kadim Türkiye Cumhuriyeti Devleti gerekeni yapacak ve asla da taviz vermeyecektir.
Arz-ı Mev'ud hayalî kuranlar ancak kabus yaşarlar.
Nihal ATSIZ'ın şu cümleleri düşüyor gen hafızamıza;
"Yahudi denilen mahlûku dünyada Yahudi’den ve sütü bozuklardan başka hiç kimse sevmez. Çünkü insanlık dâima kuvvete, kahramanlığa ve iyiliğe tapındığı hâlde Yahudi zilletin, korkaklığın, kötülüğün ve seciyesizliğin örneği olmuştur."
Sözde Türk kimliği verilmiş mayası bozuk Yahudiden ve başında ümmetin yüz karası siyonizm sarığını taşıyandan hayır gelmez.
Suudi Arabistan'ın Yahudi güdümlü olması gibi....
Kısacası ne Atlantikçilik ne de Avrasyacılık...
Varlığımızın yegane teminatı oluşturacağımız Türk birliğidir.
Pusulamız da budur!
Devletimize güveniyoruz.
Filiz Toklu