Sen insan mısın diye sorduğunuz kaç kişi olmuştur? Öfkeyle değil ama, sevgiyle, salt sevgiyle…

Böyle soru sorduğum insan o kadar azdır ki. Çünkü Yaşar Kemal’in dediği gibi “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler” ve biz yalnız kaldık, eksik kaldık! Bizi eksik bırakan, yalnız bırakan son kişi Mehmet amcam oldu, Mehmet Demircioğlu amcam.

Gördüğünüz gibi soyadımız farklı. Rahmetli, kan akrabam değildi ama ne fark eder ki? Ruhen yakındık biz bu yüzden can akrabaydık.

İşte sen insan mısın diye sorduğum bir kişi vardı ve buda sadece o idi. Bu soruyu sormama sebep sonsuz iyiliksever, konuksever, güler yüzlü, şakacı oluşuydu. Onunla hangi yaşta olursanız olun arkadaş olabilirdiniz. Melek gibi, yumuşacık insandı.

Kendisiyle nasıl tanıştığıma gelelim. Yıl 1998. Aylardan Haziran. Sakarya Ortopedik Özürlüler Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğine bir sekreter aranıyordu. Dernek Başkanı Sadettin Yılmaz, kardeşinin birlikte futbol oynadığı, aynı zamanda mahalleden arkadaşı olan Osman’ın kız kardeşi, liseyi yeni bitirmiş, 19 yaşında pırıl pırıl bir genç kız Şenay’ı sekreterliğe getirmişti. O bizi, bizde onu çok sevdik. Aradan geçen az bir zaman sonra ikimiz kan kardeşi olduk. Dernek sekreterliğinin ilk haftasıydı annesi Nebahat abla ile tanıştık. Bir gün Nebahat abla evlerinin oraya Mehmet amcayla tanışmaya çağırdı, gittim. Beni Mehmet amcaya öyle bir takdim etti ki… Akrabalarından birinin hiç görmedikleri bir oğluydum da o an tanışıyorduk sanki. Gel gelelim öylede olduk. Akraba gibi…

Mehmet amca ve ailesi benim solistim rahmetli Recep Coşgun’la da tanışmıştı. Ona da son derece şefkatli ve sevgi doluydu. Deprem sonrası şehrin yeniden kurulması sırasında geçen yeni yoldan aşağıda kalan çeşme vanasına onun çeşme borularını bağlamak için derin bir kuyu açmış ve içine girerek su borusunu ana boruya bağlamış, ayrıca yıkılma tehlikesi geçiren evini çaktığı kazıklarla ve ördüğü duvarlarla güçlendirmişti. Bütün bunları yaparken beş kuruş almamıştı. Hatta gerekli malzemenin temininde bile yardımcı olmuştu.

Bir keresinde kulağımdaki polip yeniden harekete geçmişti. Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Korucuk’taki bölümünde tedavim sırasında beni, bana eşlik eden kız kardeşimle birlikte aylarca hastaneye götürüp getirmişti. Aradan bir süre geçtikten sonra bu kez bende kanser tehlikesi ortaya çıkınca fasılasız üç ay gene hastaneye gittik geldik. Yol masrafını ödeme teklifimize her seferinde kulaklarına kadar kızarıyordu. Kardeşim fark ettirmeden vites kolunun yanındaki küllüğe yakın yere yakıt parasını bırakırdı.

Sadece beni sevmemişti. Aynı sevgiyi aileme de göstermişti. Hele kız kardeşimi kendi kızlarından ayırmıyordu.

Bir gün elimde satacak kontör kalmadı. Almaya onların oradaki kontörcüye gittim. Kontörcüm o hafta hastaneye yeni yatmış olan Mehmet amcayı sormuştu. Onun iyiliklerinden söz ederken “Ondan para iste cebinde ne kadar para varsa hepsini verir” dedi. O kadar cömert eli açık biriydi. Yeni aldığı emeklilik maaşını ondan yardım isteyenin kim olduğuna bakmadan verdiğini çok gördüğünü de söyledi.

Bir sohbetimizde eşi Nebahat ablayla nasıl tanıştığını anlattı. Mehmet amca Hacı Köylüydü. Nebahat abla Çıldırlar köyünden bir muhtar kızı. Mehmet amca zaman zaman Çıldırlar köyüne gider, köyün camisinin minaresine çıkar ezan okurmuş. Bir keresinde kavak ağacına çıkmış bir kızı görür. Kızda onu görür. Görüş o görüştür. Elli yıl süren bir evliliğin kapısı böyle açılır.

Bir yıl önce camide kalp krizi geçirdi. Bunun üzerine tıkalı damarına stend takıldı. Son aylarda akciğer kanseri de olduğu ortaya çıktı.

28 Kasım’da onu kaybettik. Onu, bende var olan bir resmindeki ona çok yakışan gülüşüyle hep hatırlayacağım. 29 Kasım’da cenazesi kaldırılırken esen sert lodos ortalığı karıştırıyordu. Tıpkı bizim onun ölümüyle darmadağın olduğumuz gibi her yer darmadağın olmuştu.

Mekânın cennet olsun Mehmet amcam.