Sitelerin yaz akşamları başka olur. Evin iki adım dışı da olsa bir sıcacık koyu bir muhabbetle herhangi bir araca binmeden de çok uzaklara gidilebilir. Anlar, terapi gibi gelebilir. Hele herkes evde ne var ne yoksa getirip koyunca ortaya Halil İbrahim sofrasına döner masa. Çayın tadı da demi de farklı gelir. Sonra mis gibi kan kırmızı kirazlar, kütür kütür papaz erikleri, yeni mahsul nektarlar, şeftaliler, taptaze kaysılar, çocukken çekirdeklerini pencere pervazında kurutmaktan keyif aldığımız çağlalarla o ana has rengârenk olur dünya. Ne yalan söyleyeyim çarşıdan pazardan değil de ikram böyle aracısız direkt bahçeden gelince daha bir lezzetli olur her şey.
Yine oturalım dedik ve yedik, içtik, güldük, eğlendik. Gece geç saatlere kadar sohbetler edildi, yaz gecelerinin o bunaltıcı sıcaklarına henüz tam nail olamadığımız için hava hafiften belimizi bıkınımızı üşütünce, şallar yelekler de kesmeyince herkes yavaş yavaş evlere dağılmaya niyetlendi. Evde bıraktığımız hane sakinleri bizleri uyarmadan, saatler on ikiyi çalmadan hiçbir şey bal kabağına dönmeden her şeyi hızlıca el birliği ile topladık; her şey bir anda eski hâline dönüverdi. Tabaklarda kalan çekirdek kabukları, sigara izmaritleri, soda şişeleri, çocukların abur cubur ambalajları hepsi bir torbaya boca edildi. Güzelce masayı da silip bezi de silkeledim torbanın içine, hazır elim değmişken kimse zahmet etmesin ben çöpü atarım deyip sitenin dışındaki çöp konteynerine yaklaştıkça geride bıraktığım sesler gittikçe azaldı ve az sonra çocukların da komşularımın da sesleri kayboldu. Artık sadece uzaklarda cılız bir cır cır böceği sesi, bir de yürüdükçe yarı dolu yarı boş olan elimdeki plastik torbanın hışırtısı vardı. Öyle ıssız bir yer de değildir bizim buralar, en azından korkulacak bir yer hiç değilken çöpe yaklaştıkça bir ürperti hissettim nedense. Çöpün ağır demirden kapağı yine kapalıydı. En sevmediğim şeylerden biri de onu kaldırmaktır. Hayır, açık olsa bir dert, koku oluyor ve içinden aniden fırlayabilen kedilerin ödünü koparma ihtimali var, kapalı olsa ayrı dert çöplerden akan suların ıslattığı kulpa dokunmak zorunda olmak... Hadi, elledin şimdi bir de eve gidene kadar elini neye sileceksin? Neyse kapağı açıp tam poşeti atacaktım ki elimdeki poşette bir ağırlık hissettim. Normal ağırlığından farklı bir ağırlıktı bu. Ben fark etmeden bir şey mi girmişti, yürürken hareket ettiğim için anlamamış olabilir miydim acaba diye düşündüm. En az yavru bir kedi ağırlığında olan ve gittikçe kıpırdayan bir şey olduğunu anladım. Bu kıpırtı da masum yavru bir kedinin çırpınışına benzeyen bir kıpırtı da değildi üstelik. Bildiğin zorla şerle poşeti yırtarak dışarıya çıkmaya çalışan bir canlı gibi olunca poşeti elimden fırlatmamla çığlık atmam bir oldu. Geri geri gideyim derken de ayağım takılıp düştüm mü. Bir yerim acıdı mı hiç hatırlamıyorum bile o şok anıyla. Bir iki metre kadar uzağımda olan poşetin içinden var gücüyle kurtulmaya çalışan şeyin ne olduğunu hem öğrenmek istedim hem de ardıma bakmadan kaçıp gitmek isteyecek kadar iyiden iyiye korktum yalan yok. Zira bu ancak Godzilla gibi korku filmlerini aratmayacak cinsten huzursuz hareketliliğe bir de boğuk boğuk sesler de eşlik etmeye başlamıştı. "Beni buraya hapsedemezsin!" Ben buraya ait değilim! Buna hakkın yok! "Hayır, ekolu gibi tekrar da etmeye başlayınca iyicene iyi saatte olsunlara karıştığıma inandım.
Annenin "Gece gece, çöp atma!" ikazlarını hafife alır mısın sen! Al, olacağı buydu işte, al bakalım, diye pişmanlığımla bir başıma kalakaldım. Şimdi ben bunu kime desem inanır ne diyerek yardım çağırsam imdadıma karşılık bulurum da biri gelir diye küçük dilimi yutmak üzereyken poşetin içinden kurtulan kurtuldukça da büyümeye başlayan yamru yumru ıslak şeylerin üzerime doğru geldiğini gördüm. Belli ki yanlış bir şey yapmıştım ve hesap sorulan konumdaydım. Allah’tan çok geç olmadan meseleyi anladım da hemen kalktım yerden. Üstümü başımı silkelemeye gerek duymadan toparlandım. Sonradan sonraya da olsa aklım başıma geldi. Poşetin içine attığımız bütün meyve çekirdeklerini gecenin bir yarısı hiç üşenmeden çıkarıp avcumun içine topladım. Şimdi geride kalanları uyarmaya gitmem gerekti.
Evlatlarımızın daha temiz bir havada daha iyi bir dünyada yaşayabilmeleri için bunun çok daha akıllıca iyi bir iş olduğunu söylemeliydim. Bunu da konuşarak değil maalesef bize bazı şeylerin çocukken öcülerle, büyüyünce güçlülerle korkutularak öğretildiği bu toplumda, derdimi korkutarak anlatmayı tercih ettim. Ya da böyle daha tesirli olacağını fark ettim diyelim.
NOT: Bu köşe yazısı, sosyal medyada karşıma çıkan ve farkındalık kazandırmak adına yapılan bir paylaşımdan yola çıkılarak yazılmış bir yazıdır. Olayların, kişilerin ve mekânın uzaktan ya da yakından gerçek hayatla ilişkisi yoktur.
(Yediğimiz meyve çekirdeklerini çöpe atmak yerine bir avuç toprağa ekebiliriz ya da savurup fırlatsak da olur. Hepsi değilse de yarısı kök salsa ne mutlu. Meyveye duramadı diyelim, ağaç olarak oksijen bankası olması da yeter. Nereden baksak kazanç, nereden baksak ülkemiz adına bu hareket tek başına küçümsenmeyecek bir servet.)